Kadir Has Üniversitesi'nden Haliç'e baktım. İstanbul bir tane, iki tane değil ki

Zihnimdeki sualin cevabını verdim de, pek emin değildim. Bir de Gülseren Hanım'a sorayım dedim:</br>&#8211; Biz üniversite öğrencisiyken İstanbul'da kaç üniversite vardı?

Zihnimdeki sualin cevabını verdim de, pek emin değildim. Bir de Gülseren Hanım'a sorayım dedim:
– Biz üniversite öğrencisiyken İstanbul'da kaç üniversite vardı?
– İstanbul Üniversitesi, bir; Teknik Üniversite, iki... Başka?
– Güzel Sanatlar Akedemisi var. Yüksek Denizcilik Okulu, var.
– Yüksek Ticaret ve Yüksek Öğretmen okulları... Başka, başka?..
Altıda kaldık sizin anlayacağınız.
– Gel bugüne! Altmış yıl sonraya yani... (Biz 1947'de bitirmiştik liseyi.)
Başladık saymaya: Boğaziçi, Koç, Galatasaray, Yıldız Teknik, Işık, İstanbul, Bilgi, Kadir Has, Marmara. Bunlar benim bir vesileyle gidip gördüklerim.
Göremediklerim var: Mimar Sinan, Bahçeşehir, Haliç, Fatih, Beykent, Yeditepe, Maltepe, Okan...
6 üniversiteden 23'e kadar geldik. Eminim daha hatırlayamadıklarımız da var.
Liseler de öyle. Sayısı iki elin parmaklarını geçmezdi. Bugün İstanbul'da kaç lise bulunduğunu saymaya bile cesaret edemem. Oysa eskiden, mesela benim Boğaziçi, Taksim, Haydarpaşa, Pertevniyal, Vefa, İstanbul liselerinden de arkadaşlarım vardı; spor temaslarında, Ankara yolculuklarında, izci kamplarında, yürüyüşlerde, resmî bayram törenlerinde başlamış arkadaşlıklar.
Saydıklarım hep erkek liseleri, bilmem fark ettiniz mi? Kızlar ayrı, oğlanlar ayrı okullarda. Bu da işin hazin tarafı.
*
Lise ve üniversite saymak nereden çıktı, derseniz, söyleyeyim.
Çarşamba günü ilk defa, Kadir Has Üniversitesi'ne gittim. İlk defa, kıyısındaki bir binanın ikinci katından Haliç'i seyrettim. Bildiğimiz Haliç'ten daha bir güzel geldi bana.
Eski Reji binası bu. Reji, yani Fransızlardan devraldığımız bir işletme olarak, bugünkü Tekel'in ağababası. Üsküdar'daki, Beşiktaş ve Ortaköy'deki Reji binalarını da hatırlıyorum. Sarı boyalı, üç dört katlı, kunt binalardı. Çevre semtlerden bej önlüklü işçi kızlar, kadınlar giderdi, Reji binalarında çalışmaya. Rejilerin yanından geçerken tütün kokusu gelirdi burnunuza.
Kadir Has Üniversitesi'ne dönüşen 10 000 m2'lik bir zemin üzerindeki binalar, bütünüyle elden geçirilmiş. Yüksek tavanlı geniş salonlar, zevkle seçilmiş mobilyalar, insanı etkileyen bir düzen, sükûnet, huzur; insanın yeniden öğrenci olup derslere devam edesi geliyor.
Çok beğendim, çok sevdim.
İyi de, niye oradaydım? Onu da söyleyeyim.
Kadir Has Üniversitesi'nde düzenlenen panelin teması «Yaşlanma ve Toplumsal Katılım» idi. Oturumu Rektör Yardımcısı ve İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Deniz Bayraktar Sevgen yönetti. Konuşmacılar, ünlü roman ve oyun yazarı dostum Adalet Ağaoğlu ile bendeniz. Panel ile, daha doğrusu bu konferans ve kültür etkinlikleri ile kutlanan, Kadir Has Üniversitesi'nin kuruluşunun 10. yıldönümüydü.
Toplaştığımız salondaki koltuklar, Yedek Subay Okulu'ndaki gibi, tıklım tıklım dolu değildi. Orada boş yer kalırsa, alelacele çağrılan askerlerle salon hıncahınç doldurulur.
Gençler çoğunluktaydı salonda, ama öğretmenler ve onların arasında orta yaşlı olanlar da vardı. Adalet Hanım ile ben, toplantının sebebini ve konusunu oluşturan iki yaşlı insan olalrak oradaydık.
*
Biraz takıldık evsahiplerine. «Yaşlıya Saygı Haftası» da olsa (Her yıl mart ayında kutlanırmış), misafirlerinize onları yaşlı insanlar olarak çağırdığınızı söylemeyin. Çağırın, yaşlılardan öğrenmek istediğiniz her şeyi sorun onlara, ama «Sizi buraya ihtiyar olduğunuz için çağırdık» demeyin!
Güldüler. Adalet Hanım da ben de, yaşıyla barışık insanlarız. Buluşmanın bir güzel yanı da, onunla aynı yılın çocukları olmamız.
Aslında yaşlıların Türkiye'de de fark edilir, üzerinde durulur insanlar olarak, toplumca benimsenmeye başlaması güzel. Nitekim biz iki ihtiyar (Yanlış! Yaşlı demek lazım.) biraz da nazlandık salondaki gençlere.
Kadir Has'ın rektörü Prof. Yücel Yılmaz da, özellikle iç açıcı bir insan. Afrası tafrası, protokol merakı, medrese mollalığı, Darülfünun tatsızlığı yok. Onun ve bütün hocaların, insan ilişkilerindeki nezaket dozu, sevgi kıvamı ve sıcaklığı hemen hissediliyor. Üniversiteye de sinmiş. Dekan Deniz Hanım insanda, derslerine girme arzusu uyandıran bir güzel hoca.
Sahiden, bu üniversiteyi, hali, havası ve mensuplarıyla çok sevdim.
*
Salon, sual sormaktan çok, sahnedeki iki ihtiyarı dinlemekten yanaydı.
Benim onlara diyecek neyim var, diye sordum kendime. İçimden gelenleri söyledim. Beni anlayarak dinlediklerini hissetmek güzeldi, mutluluk verici bir haldi.
Konu yaşlılıksa, hep aklımda olan iki kavram çıkıyor su yüzüne: aile ve emeklilik.
Büyük veya kalabalık aileyi seviyorum ben. Bunu artık bildiğinizin, belki bu bahisten biraz da sıkıldığınızın farkındayım. Ne yapayım, çekirdek aileden hoşlanmıyorum. Birbirinizin sırtına çıkmayın, hay hay, ama birbirinizden çok uzağa da gitmeyin. Koca İstanbul'da biz mesela, dört aile, birinden öbürüne yürüyerek gidilebilir uzaklıktayız. Böylesine bir düzen, eskiden beri bildiğimiz mahalle değilse de, kasaba gibi bir şey oluyor. Dünyanın daha bir yerlisi hissedersiniz kendinizi.
İkinci konum emeklilik. Yaşlanmadan çok önce, daha işin başında düşünülmesi gereken bir ihtiyaç. Dediğim özetle şu: Türkiye'de emeklilik maaşı dedikleri, bir çeşit bahşiştir. İki kazanıp birini biriktirerek, çalışamayacağınız günleri güvence altına almak zorunda olduğunuzu unutmayın. Eğlenceli bir bahis değil, ama böyle.
Zaman zaman torunlarım yaşında yüzlerce gençle aynı çatının altında, bir arada olmak... Olamadığım zaman, bu günleri çok arayacağımı biliyorum.