Kanal, simgeleştirip de geçilecek bir hayal değil konuşulan

Bu konuda bence en ilgiye değer yazıyı, Radikal'deki Serkan Ocak'ın haber mülakâtını yarına bıraktım. Diğer söylenenler de ilgiye değer.

Dün köşesinde anlattığı gibi, Refik Erduran saf kan (hâlisüddem) Boğaz çocuğudur. (Sabah, 2 mayıs). Kızkulesi’yle karşı-be-karşı bir yalıda dünyaya gelmiştir. Çocukluğu yalı rıhtımında ve Salacak Plajı’nda geçmiştir. Kule akıntısında lüfer tutmuş, Üsküdar açıklarında çapari salmış, gençliği de Rumelihisar sırtlarından (yani Amerikan Koleji’nden) Boğaz’ı seyrederek geçmiştir. Yelken yarışlarına Boğaz’da katılmış, Nâzım Hikmet’i, bir sabah Tarabya’dan alıp, Boğaz çıkışı Karadeniz sularında bir Rumen şilebine aktararak Moskova’ya ulaşmasını sağlamıştır.
Ben de Boğaz çocuğu sayılırım, ama mütevazı soyundan. Beşiktaş, Ortaköy ve Arnavutköy’de, çoğu kiralık evlerde oturmuşluğumuz var. Lisemiz Kabataş bir yalıydı, Çırağanlar için yapılmış binalardan biri. Biz mektepte ayvayı, haşlanmış mısırı, kavun karpuzu çarşıdan değil, kıyıya yanaşan sandal esnafından alırdık. Kamışla, çapariyle istavriti sahil boyu tutar; lüferi aramaya geceleri Paşabahçe’ye, Anadolu-Rumeli kavaklarına, Poyrazköy’e, Anadolufeneri’ne (yani Yukarı Boğaziçi’ne) çıkardık.
-Ben de Refik gibi Boğaz’ı iyi tanımakla övünürdüm. Yalıların taş blok rıhtımlarını, bunlar arasında kavun karpuz saklayıp soğutmaya elverişli kovuklara kadar her yeri, her şeyi bildiğimi söylemeyi pek severdim. Pazar günü senin de üzerinde durduğun bu KİP (Kanal İstanbul Projesi) konusuyla ilgili yazıları okuyuncaya kadar.
Meğer Boğaz hakkında hemen de hiçbir şey bilmezmişim.
-Evet, yukarıda Kızkulesi’ne, Marmara’ya doğru akar Boğaz, ama dip sularında akıntı yukarıya (yani Karadeniz’e) döner, denirdi. Ve kırlangıca, yani dip sularına olta indirdiğimizde biz de bu farkı parmak uçlarımızda hissederdik.
Neler varmış, o kadar sahiplendiğim Boğaz hakkında Refik canım, öğrenince âdeta utandım. 

Boğaz’a dair dokuz ayrı yazı okudum ben
Benzer bir hayrete vaktiyle, Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı romanını okurken kapılmış, kendisiyle de konuşmuştum. Hepimizin meçhulü bir başka dünyadan bahsediyordu sanki. Orhan, öyle değil mi Allah aşkına?
Pazartesi günü bu konuda dokuz yazı okudum. Boğaz söz konusu... Gelmişini geçmişini; bugününü bundan daha çok merak edebileceğim bir şey yok benim için dünyada. Benim soyum, mahal olarak Üsküdar-Adapazarı-Taşköprü’de doğup büyümüş insanlardır. Memur ailesi olarak çeşitli illerde dolaşmışlığım var. İstanbul’da bile «Nerelerde oturdunuz?» sualine uzun bir cevap vermem gerekir:
-Aksaray, Kartal, Kızıltoprak, Şehzadebaşı, Arnavutköy, Gedikpaşa, Beşiktaş, Ortaköy, gene Kızıltoprak, Şişli, Cağaoğlu, Yeşilköy, Üçüncü Levent, Çatalca, Akatlar, Silivri-Gümüşyaka ve şimdi de Yeni Levent... Unuttuğum yoksa şayet 17 ayrı semtin sekenesinden sayılırım bendeniz.
-İstanbullusun diyelim, tamam da İstanbul’un neresindensin, diyene cevabım çocukluğumdan beri değişmeyen şu adrestir:
-Boğazlıyım ben, Boğaz çocuğu da diyebilirsiniz.
Sahiden de herhangi bir vesileyle Boğaz’a indiğimizde sıladan vatanıma dönmüş gibi olurum. Bütün yeryüzünün en bildik, en güzel, en özlenmeye değer yeridir benim için Boğaz! (Siz ister İstanbul Boğazı deyin, ister Boğaziçi! Benim için içi dışı, hatta nerede olduğu anlamlı değil, adı BOĞAZ’dır.)
Orası, evet doğup büyüdüğüm yer sayılır benim. İlkokul, ortaokul, lise arkadaşlarımın hemen hepsi Boğaz’ın çeşitli köylerinin çocuklarıydı.
Kısa kısa da olsa gelelim, bu KİP açıklaması sebebiyle aynı gün okuduğum yazılara. İlki Murat Yetkin’in bize aktardığı, eski Genelkurmay Başkanımız Hilmi Özkök Paşa’nın dedikleriydi.
-“Hemen aklıma Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile etkileşimlerinin nasıl olabileceği geldi”, diyor. Bizi sınırlayan bir statüdür, ama devamının dış politikamız yönünden uygun olacağı değerlendiriliyor olmalı, diyor. (Bunu akıl ettiler mi, diye sormaya onun ciddiyeti engeldir. Bildiğimiz gibi yabancı gemiler Boğaz’dan bedava geçiyor. Sahildar olmayan ülkeler için tehditler var. NATO ülkesi olarak arada kalıyoruz.)
Serkan Ocak’ın «Kanal Karadeniz’i boşaltır» başlıklı çok önemli haberini (yani Prof. Cemal Saydan’dan alıp bize aktardığı bilgileri, ki ayrıca ve sahiden çok önemlidir) isterseniz yarın konuşalım. Kalan yerim o bahse de girmeye yetmeyecek. 

Yadırgayanlar mı çok, iyi fikir diyenler mi?
TÜSİAD’cılar Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le konuşmuşlar. Bakanın dediği şu: «Biz projenin özel tarafından hayata geçirilmesini istiyoruz. Desteğimiz güçlü bir manevî destek olacak.» İlâve olarak da, «Boğazdaki oteller gibi 40 otel olsa, diyor; sadece buradan elde edilecek KDV geliri 1 milyar TL’ye ulaşır.» Demektir ki, bir iş yapacağımız muhakkak!
Radikal-İki’de Yıldırım Türker işi alaya almış. «Türkler çılgın olmayı, çılgın diye adlandırılmayı sevmişti. Dünyaya <Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!> diye efelenen Türk, çılgının ta kendisiydi. Erdoğan, yüzde 10 barajını kaldırmaya cesaret edemiyorsa da, <dünyanın en eşsiz kanalının inşaatını muştuluyor.»
Radikal’den geçelim diğer gazetelere. İlber Ortaylı, «Tarih, deniz ve nehirlere müdahale ederek kıtalararası mesafeyi kısaltan kanal projeleriyle doludur, diyor. Süveyş Kanalı vesilesiyle Mısır Hıdivi’nin Giuseppe Verdi’ye bir opera ısmarladığını ve Aida operasının Süveyş’in dolaylı bir mahsulü olduğunu da bu vesileyle öğreniyoruz. Panama Kanalı’nın da önce, Süveyş’i yapan Ferdinand de Lesseps’e sipariş edildiğini ve sonra vazgeçildiğini de. Volga’yı Don’a bağlamayı ilk düşünenin Sokullu olduğunu da.» (Milliyet/Pazar, 1 mayıs)
Mahir Kaynak, projenin yap-işlet modeliyle gerçekleştirileceği düşüncesinde. Girdiler yurtiçinden sağlanacak, bu da bizim kârımız olacakmış. Harcanan paranın birkaç katı gelir oluşacağı kesinmiş. (Neyse bari, diyor insan.)
Mine G. Kırıkkanat şakayı sever ya! «Kanal İstanbul’un üstünü de kapatsınlar, diyor; geçecek gemiler ıslanmasın.» Bir tavsiyesi de iki kenara, her on metrede bir elinde lambayla dönen Mevlana heykelleri dikilmesi. (Cumhuriyet, 16). Aynı sayfada Deniz Kavukçuoğlu, «Ortada bir etüt yok, ama bir ön çalışma yapılmış. Örneğin 650 milyon ton hafriyat toprağı Trakya’nın dört bir yanına dağıtılacakmış. Bir tür toprak reformu yani.
Mahmut Sami Şimşek İstanbul’a kanal açma projesinin, sadece Kanunî Sultan Süleyman devrinde değil, Osmanlı devrinde yedi padişah tarafından ciddiyetle düşünüldüğünü söylüyor ve ayrıntılı bilgiler veriyor. Yazdığı gazete Yeni Şafak. Bu dedikleriyle Tayyip Bey’in projesini sıradanlaştırmak istediğini düşünemeyiz. Nedir ki tartışmaya benim bilgim yetmez, onu uzmanlara bırakalım. Doğruysa ilgiye değer bilgidir bunlar.
Kanunî’den sonra Murat III ve IV, Mustafa III, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve Abdülmecid devirlerinde de benzer girişimler olduysa, elbette merak ederiz. Bu arada Abdülmecid’inki üstelik Tünel-i Bahrî (yani tüp geçit) projesiymiş.

.