«Kanun bana uysun!» mantığı

Başka dillerde de, şu bizimkine benzer bir deyim var mıdır acaba? Herkes gider Mersin'e, biz gideriz tersine, diye...

Başka dillerde de, şu bizimkine benzer bir deyim var mıdır acaba? Herkes gider Mersin'e, biz gideriz tersine, diye...
Kanun maddeleri yazılırken gereken özeni göstermediğimiz için, uygulamada, içinden çıkılmaz durumlara düşüyoruz.
Bugünlerde gene kanun maddeleriyle yatıp kalkmaya başladık. Sık sık karşılaştığımız bir çaresizliktir bu bizim. Cumhurbaşkanı seçimi herhangi bir sebeple gecikirse ne yapılacağını, birkaç gün önce bir kere daha, Anayasa'mızda aradık. Gördünüz değil mi, ikisi de meslekten hukukçu olan, Cumhurbaşkanımız ile Meclis Başkanımız bile aralarında fikir birliği sağlayamadılar. Mesele nasıl çözülecekti: görevi sona eren Sezer'in Çankaya'daki ikametini kısa bir süre için uzatmasıyla mı, yoksa TBMM Başkanı Arınç'ın yenisi seçilinceye kadar Cumhurbaşkanlığına vekalet etmesi yoluyla mı?
Kararı Onuncu Cumhurbaşkanı verdi; siz işinize bakın, yerime yeni başkan gelene kadar ben görevimin başındayım, diyerek. Allahtan eski Anayasa Mahkemesi Başkanı'ydı da, kimse itiraza cesaret edemedi. Yoksa bir süre de bu sualin cevabını tartışabilirdik.
Kanun maddelerini kaleme alırken gereken dikkati ve özeni göstermediğimiz için, sıra uygulamaya geldiği zaman ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Bir keresinde, bir kısmınız hatırlayacaktır, Meclis'te cumhurbaşkanı seçilemediği için, Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil'in altı aya yakın vekaleti gerekmiş ve düğüm ancak, 12 Eylül 1980'de Askeriye'nin yönetime el koymasıyla -sözüm ona- çözümlenmişti.
2002'de, Tayyip Erdoğan'ı nasıl etsek de başbakanlık koltuğuna oturtabilsek diye kara kara düşündüğümüzü hatırlarsınız herhalde. Ben de dönüp, o günlerde yazdıklarıma bir göz atayım dedim. Rol bölümü bugünden farklı değildi. Örnek ister misiniz?
Kasım 2002'de bir gün «AKP ricalinden» Bülent Arınç bakın ne diyor:
– İlk başbakanımız Sayın Tayyip Erdoğan dışında biri olacak. Anayasa'nın 76'ıncı ve 109'uncu maddeleri üzerinde çalışıyoruz. Cumhurbaşkanının bu değişikliği referanduma götürmesinden de endişemiz yok. Kamuoyundan eminiz.
Aynı tarihte Deniz Baykal'ın da teklifleri var:
– Şubat ayında Erdoğan memnu haklarını kazanacak. Ceza Kanunu'nun 312'nci maddesi ile Anayasa'da gerekli değişiklik yapılır. Biz de destekleriz, diyor; Erdoğan başbakan yardımcısı olarak hükûmete girer. Başbakanlığa da bir ağabeyini getirir. Gene destekleriz (Sabah, 8 kasım 2002).
Şunu söyleyen de Baykal:
– Başbakanlığa bir «bayan» abla getirse hatta, daha iyi olur.
Ben de not düşmüşüm: «Hayır, alay etmiyor. Ciddî!» diye (Radikal, 9 kasım 2002).
Bir yenilik değil yani. Biz hareketlerimizi kanunlara uyduracağımıza, işin kolayına kaçarak, kanunları ihtiyaçlarımıza uydurmayı tercih ediyoruz.
Düzelti

  • Okurum Mehmet Kancı lütfetmiş, yanlışımı düzeltiyor. CNN Türk'te Mithat Bereket çarşamba günleri 21.00'de Manşet programını sunuyor. Sizin sözünü ettiğiniz (Radikal, 2 nisan) bu değil, Haber Koordinatörü Gürkan Zengin'in her gün 17.00'de sunduğu Editör programıdır.
    Teşekkür ederim, ikisi de seyrettiğim programlar. Mektubunuzu kendi halime, hafızamın bana oynadığı oyunlara gülerek okudum. Her iki arkadaşımdan da özür dilerim.
    Köşekadısı okuruna soruyor
    Senin ne üstüne vazife, diye düşünmekte haklısınız. Ne yapayım, merak etmekten kendimi alamıyorum. Eski gazeteler gibi de değil günümüzün gazeteleri.
    Köşekadıları mesela, birbiri ve okurları hakkında düşündüklerini yazınca ferahlıyorlardır herhalde, diye düşünürsünüz. Yanlış düşünce. Asıl merak ettiğimiz, siz bizim hakkımızda ne düşünüyorsunuz, sualinin kolay kolay alamadığımız cevabıdır.
    Ben Yeni Sabah'ta her gün Şükrü Baban, Sabri Esat Siyavuşgil ve Nezihe Araz'la, en az birer kere olsun bir araya gelirdim. Gazetede saatlerce konuşurduk. Dışarda ve evlerimizde birlikte yemek yerdik. Tiyatroya, sinemaya, seyahatlere giderdik. Bu, gazetenin bütün yazarlarıyla her gün temas halinde olmak demekti.
    Şimdi öyle mi? Hemen hiç bir arada, olmuyorsunuz. Ben üstelik, Radikal'in bulunduğu binada bile değilim. Tarhan Erdem, İsmet Berkan, Perihan Mağden, Murat Belge ve yönetimden Zerrin Yazıcı dışında, bir yemek masasının etrafında olsun, bir araya gelebildiğim Radikal'li yok hayatımda.
    Onlarla konuşamadığıma göre size sorayım, dedim. Çok farklı düşüncede köşekadılarıyla aynı bir gazetenin sayfalarında buluşmayı, bizi bırakın, siz yadırgıyor musunuz? Yoksa böylesi daha iyi ve doğru mu, diyorsunuz.
    Belki de alışkanlık farkı. Ben, her yazarın bir başka telden çalmasına bir türlü alışamıyorum.
    Size dünden bir örnek vereyim. Şu cümle mesela: «Savaş gücüne sahip bir kurumun (TSK'dan söz ediliyor) muhtırasına daha sert yanıt vermek için (Burada kastedilen Hükûmet'tir), bu yanıtı verecek olanların söz konusu kurumdan daha güçlü olması gerekirdi.» (Mehmet Ali Kışlalı), Radikal, 4 mayıs).
    Kışlalı'nın benim hakkımda ne düşündüğünü değil (Bunu tahmin edebilirim), sizin beni ne gözle gördüğünüzü olsun öğrenmek istiyorum.
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Hüseyin Koç)
  • Bugünkü (4 mayıs) yazınızda geçen müstafi kelimesi, «kendi isteğiyle istifa eden» değil, «istifa ettirilen» veya «istifa etmiş sayılan» anlamında kullanılmaktadır.
    – Rica etsem, bu anlamda kullanıldığına dair bir örnek verebilir misiniz? Bu kelimenin sözlüklerdeki anlam tarifi «Kendi isteğiyle işinden çekilmiş, istifa etmiş» diye verilir. Peki, bildiğinize göre istifadan yola çıkarak, işinden kendi isteğiyle ayrılmış olana ne denir? (Bilmediğim için soruyorum.)