Kapı çalınır, Eren torun. Sebeb-i ziyareti: Dede, sohbetlik etmeye geldim

Eren torun okula gitmiyordu o zaman. Anası, babası, Çinçin kardeşim ve ben, Çatalca'daki Ruhi Baba Çiftliği'nde yaşıyoruz (1979-1990).

Eren torun okula gitmiyordu o zaman. Anası, babası, Çinçin kardeşim ve ben, Çatalca'daki Ruhi Baba Çiftliği'nde yaşıyoruz (1979-1990). Tavukçuluk, inekçilik, arıcılık işletmesini kâra geçiremedik, ama büsbütün batmadan on bir yıl dayandık. Dayandık dediğim, iş ve işletmecilik açısından; bunun dışında biz, oda yerine çiftlik orkestrası diyebileceğimiz dede, hala, ana-baba ve torundan oluşan bu beşliden çok hoşnuttuk.
Ben, 50 ila 61 yaşlar çağımda Çatalcalıydım. (Şimdi sık gidemesem de, hâlâ öyleyim). Kardeşim, kızım, damadım, torunum. Takım başına en az iki temsilcisiyle işe katılan, çeşitli yörelerden ve çoğu köyden gelmiş sekiz ailenin efradı. Kendimize göre bir dünyaydı. Mutluyduk.
Köyden büyükşehre göç, elbette çok önemli bir olgudur; kültürel, ekonomik, sosyal yanları olan.
Bizimki tersine bir göçtü: Büyükşehir'den kıra göçmüştük. Kıyılara göçenler de var, bildiğiniz gibi: Ege ve Akdeniz kıyı-kentçiklerine. Benim gözümde ikisi de, evet hayli farklı, ama gerçek mutluluk sebepleridir.
*
Çiftlikte yaşamayı, kır hayatını anlatmayacağım. On küçük dairemiz var. Sekizinde çalışanlar oturuyor. Bir dairede genç aile, diğerinde Çinçin Bacım'la biz; Çatalca Kampüsü'nün nüfusu bu... Bir de benim çalışma odam, çiftliğin ofisi, işyeri, idarehanesi, ağanın yeri... işte ne ad verirseniz artık, on birinci bir mahallimiz var. Ben günü orada geçiriyordum, yemek ve uyku saatleri dışında.
Günün bir saatinde odamın zili çalınırdı. Açarım. Kapının önünde pek ciddî bir bücür. O zaman gözlükleri de vardı. Eren torun, kızım Zeynep'in oğlu.
Sahiden çok ciddî bir yüz ifadesi ve ses tonuyla, hiç ihmal etmez, ilk iş olarak «sebeb-i ziyareti»ni söyler:
– Dede, biraz sohbetlik edelim, diye geldim.
– Hoş geldin, nasılsın?
Bu sahnenin bir oyuncusu olmaya bayılırdım. Bugün de, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi Eren Çağlıyor arkadaşımla ve özellikle dede-torun başbaşa «sohbetlik» etmenin tadına doyamıyorum. Yazık ki, sohbetlik kelimesinin o cânım -lik eki, hayli zaman var ki düştü oradan. Hâlâ çok tadını çıkardığımız söyleşmenin adı, herkesin dediği sohbete dönüştü.
Çeşitli toplumların insanları farklı şeylere farklı tarzda gülüyor, deyip dururum ya ben. Buna şunu da ilave edebiliriz: Bir toplumun sohbet geleneği, bir diğerinkine (hemen de) hiç benzemiyor. Bunu da ben, televizyonların sohbet programlarına katılmaya başlayalı; orada durmayıp, maşallah pek konuşkansın, gel sen de benzer bir program yap, diyecek gafiller zuhur edeli beri, bizzat işin içinde yer alarak öğrendim.
Fransız televizyonunda Bernard Pivot'nun, edebiyat-kitap sohbetlerini öğrenerek ve zevk alarak yıllarca seyrettim. BBC'de, dili gibi adını da bilmediğim, orta yaşlı, derli toplu bir adam var. Dümdüz bir fon perdesinin önüne atılmış iki iddiasız koltuğa misafiriyle karşılıklı oturup saatlerce konuşurlar. Yıllardır devam ettiğine göre, bu sohbet programından ev sahibi, misafiri, seyircileri, bu demektir ki kanalı da memnundurlar.
Amerikalı Larry King var. Radyodan televizyona geçmiş. Bu iletişim aracının, denebilir ki küresel bir demirbaşı. Başarısının sebebine dair bir işarete rastlar mıyım, diye; hakkında kitaplar okudum. Bir sonuca varamadım. Alman, İtalyan, İspanyol, Japon televizyonlarında rastladığım sohbet programlarını da, söylenenleri anlamadan, bir şeyler hissedebilirim ümidiyle oturup seyrediyorum.
*
Hayır, gözüm format üretenlerin ekleme, süsleme marifetlerinde değil. Sohbet, toplumdan topluma değişirken hangi ihtiyaçları ve nasıl karşılamaktadır? Bunu merak ediyorum.
Serdar oğlum işaret etti. Michel Contat imzalı, «Sözel'in Gücü» başlıklı bir makale okudum (Le Monde, 28 eylül 07).
Ben burada, bizde sohbet programları nedense kendi toplumumuza bir türlü uyum sağlayamadı. Evde, eş dost sofrasında, profesyonel çevrelerde, bu mesele üzerinde duran konuşmalara kulak veriyorum, katılıyorum. Ama olmuyor. Bir meseleyi belgeleme ve araştırma, amacına göre gerekli ön çalışmaları tamamlama, pratik sonuçlara ulaşma, sonra üretimi, pazarlamayı bunlara ekleme becerisini gösteremiyoruz.
Fransız meslektaş diyor ki:

  • Fransa'nın sanatçısı, aydını sohbet programlarında nedense zorlanıyor. Amerika'da, Almanya'da bu programlarda ağırlananlar, mülakat boyunca süren rahatlıkları bir yana, yeni satışa çıkmış kendi kitaplarını konuşma karşılığı programlarda üste para da alıyorlar.
  • Çünkü, diyor Michel Contat, Fransa'da ve bütün Katolik ülkelerde söz'e, yazı'ya oranla çok daha az değer verilmiştir. Bugün de soylu olan yazı'dır.
  • Aynı konuyu kitabında işleyen Claude Jaeglé'ye göre, arıza okulda başlıyor. Tahtaya kalkmak için parmak kaldıranlar, yalnız kendini beğenen ve bir şekilde sergilemek isteyenlerden oluşuyor. Çoğunluk sözlü'dense yazılı'yı tercih ediyor.
  • Temeldeki sebep, diyor Contat; bedeni, kişiliğin olmazsa olmaz bir unsuru saymayan kültürümüzdür. Kendini teşhir etmeyeceksin! Katolik için söz, yalnız kutsal kitabı kıraat ederken ve günah çıkarırken anlamlıdır. Gerisi caiz değil.
    *
    Bizim dinimiz, geleneklerimiz, değerlerimiz açısından yapılmış çalışmalara dair bilginiz varsa, lütfen beni de bilgilendirir misiniz!