Kapıyı onun açmadığı 551'inci gün bu. Ölüm Allah'ın emri de... Türkü orada bitmez ki!

Sorgu «Tatil ne zaman?» diye başlıyor. «Henüz bir kararım yok!» diyorum. «Peki nereye gideceksiniz?»

Sorgu «Tatil ne zaman?» diye başlıyor. «Henüz bir kararım yok!» diyorum. «Peki nereye gideceksiniz?»
– Bilmem! Ona ben karar vermiyorum ki.
– Kim veriyor?
– Kızım ile kız kardeşim!
Farkındayım, latife ettiğimi zannediyorlar. Oysa ciddiyim.
Çocukluğumdan beri işittiğim bir sual değil bu benim. Evimizde:
– Bu yaz tatilde nereye gidiyoruz? diye sorulmazdı. Böyle bir alışkanlığı yoktu Türkiye’nin.
Bunu söylemekten maksadım, gençlerin bugünün Türkiye’sine dudak bükerken, çocukluğumun Türkiye’si hakkında da asgarî fikir sahibi olmalarını sağlamak içindir.
Radyolin marka diş macunumuz vardı; Gripin diye bir soğuk algınlığı ilacımız. Şekerleme diye yediğimiz Yeni Hayat da alanındaki tek üründü. Çok ürün vardı böyle tek markayla temsil edilen.
Çikolata ve bisküi üretilmezdi Türkiye’de, dışarıdan getirilirdi. Büyükleri bilmiyorum, ama çocukların iç çamaşırı, pijaması hatta gömlekleri çarşıdan alınmaz, evde dikilirdi. Çorap satın alınır ve eskidikçe yamanırdı.
Ayrıntılara girmeyelim. Biz, toplu iğne ve dikiş ipliği üretilmeyen bir memlekette büyüdük.
Sizlerle bugün tatili konuşmak isterken bakın nerelere gittik.
İkinci Dünya Savaşı başladığında ben 10 yaşındaydım. Ekmek karneyle satılırdı, şeker bulunmaz olmuştu.
Siz de pek yoksulmuşsunuz, diye geçirmeyin içinizden. En fakirlerden sayılmazdık. Çok şehir gezdik yıllarca. Esnafın gözünde dar gelirli memurlar, bilir misiniz ki itibarlı müşterilerdi. Ayın sonunda düzenli olarak aldıkları maaşla, birikmiş aylık borçlarını ödeyebildikleri için.
*
Yaz aylarında tatili değerlendirmek üzere, aile büyüklerimizin farklı şehirlerdeki eski evlerine giderdik. Onlar yalnız çocukluk yıllarını değil, hemen bütün ömürlerini ana-babalarından kalan aile yurtlarında geçirmişlerdi. Anneannem Taşköprülü, babaannem Adapazarlı ailelerin çocuklarıydı. (Bizde mekânların asıl sahibi daima kadınlardır. Adres tarifimden anlaşılır.)
Taşköprü’ye ben tek bir yaz gidebildim. Samsun’daydık o sırada. Sahici Anadolu kasabasını orada gördüm ve çok sevdim. İneklerle, arılarla tanıştım. «Ben aslında kasabalıyım, büyük şehirde bu kadar mutlu değilim» diyebilmek için, 40 yıl sonra Çatalca’da yerleşmem gerekecekti.
Babaannemin Adapazarı’ndaki bahçeli evine yıllar yılı (İstanbul’daysak) her yaz gittik. Adapazarı tatil, çocukluk, bahçe, oyun demektir benim için. Ve Unkapanı semtinde Kökçü çıkmazları diye anılan gerçek bir mahalle. Hiçbir evinde kiracı oturmayan. Kimbilir kaç nesildir bir arada yaşamış ailelerden oluşan, yalnız bahçelerinde değil sokaklarında bile kendinizi evinizde hissettiğiniz, büyük şehirlinin bilmediği bir dünya. Dedim ya bana büyükşehir, uzun boylu ve çok kilolu bir arkadaşımın ceketi gibi, her zaman bol gelmiştir.
*
Otellerde, tatil köylerinde geçirilen yaz şenlikleriyle biz, nesil belirlemek için Gülseren Hanım ve ben diyeyim, 30 yaşından sonra tanıştık. 1960 yılında elden düşme bir otomobil almıştık.
Kayınvalidemin İzmit Körfezi’ndeki Değirmendere’de, gene babadan kalma çok güzel bir yazlığı vardı. Deniz kıyısında ve asırlık çamlarla, çınarlarla gölgelenen 20 küsur dönümlük bahçe içinde bir ev.
Bizimkiler, yaz tatillerinin tamamını Değirmendere cennetinde geçirmiş mutlu çocuklardı. Kıymetini bildiler, tadını çıkardılar.
Onlar palazlaştığında, yaz tatillerini uzak kıyılarda geçirenler kafilesine biz de katılmıştık. Haksızlık etmeyelim, evden uzak tatil zevkini ailece almaya başladığımız ilk yer Bursa’dır; Uludağ’da Fahri’nin Kirazlıyayla’daki hanı.
Zamanla Ayvalık’tan başlayarak, sırasıyla Bodrum’u, Marmaris’i, Antalya’yı keşfettik. (Bilir misiniz, methini mucidi Sabahattin Eyüboğlu’ndan dinlediğim mavi yolculuk, çocuklar gittiyse de, Gülseren Hanım ile bana nasip olmadı.)
H
Son yıllarda Işıl’ın öncülüğü sayesinde edindiğimiz, Edirne yolunda Kınalı Köprü’den biraz ötede, Gümüşyaka sahilinde iki küçük yalı dairemiz var şimdi. Orada yazın bir kısmını, şehre inip dönmek zor da olsa pekâlâ geçiriyorduk.
Geçen yaz on beş günlüğüne Işıl’la Edremit’e gittik. İda Sitesi’nde küçük kardeşlerimiz (çocuklarımız desek daha doğru olur ya!) Lale ile Özer Güzelkazaz’ın güzel bir yazlıkları var. Çocukları Senem var, Melek ve Murat var; onların çocukları Mert ile Mira var. (Bu ikili benim Üftade Hala’mın, ikinci anamın yani, torunlarının torunlarıdır.) Sevimli komşular da var.
Mira son sevgililerimden biridir. 5 yaşında çok güzel bir genç kız oldu bile, diyebilirim. Ve sevgililerim arasında bana en kötü muamele edeni. Huysuzun önde gidenidir. Özenerek aldığım oyuncak bebeği mesela, şöyle bir göz atıp «Pek çirkinmiş!» diye yüzünü buruşturarak savurup atmakta bir an tereddüt etmez.
Neylersiniz, seviyorum yumurcağı. Beni anlamaya çalışın! Unutmayın ki torun çocuğu hasretim de giderek artıyor.
H
Bu yaz Edremit’e gitmeyi Işıl istiyor. Çocuklar «Haydi gelsenize!» diyor. Aslında ben de istiyorum. Unutmayın ki, Mira’yı bütün bir kış hiç görmedim.
Yorgun olduğumu da inkâr edecek değilim.
Ama bir ara, geçen sonbaharda galiba, bir haftalığına Gümüşyaka’ya gittik. İkinci gün akşamı edemedim, dönelim diye tutturdum. Sevdiklerimi yok yere üzdüm ve yordum diye keyfim kaçtı.
Aynı huysuzluğu Edremit’te de yaparsam daha çok pişman ve perişan olurum.
Bu pazar Lülüş’le (Gülseren Hanım’la yani) ayrı düşüşümüzün 551’inci günü.
Kısaca söyleyeyim. Her şeye alışıldığını bilecek yaştayım. Ama bu ayrılık o yaşayıp öğrendiklerimden biri değil. 551 gündür akşamları Gülseren Hanımın olmadığı bir eve dönüyorum.
Ölüm Allah’ın emri! Doğru da, türkünün dediği orada bitmiyor ki, devamı var.