Karacaoğlan "tebdili şaşmak" der. Bilememekten ben de korkarım

Göçle, göçmekle, göçmenle yakınlığım var benim. Her şeyden çok bu yanımı...

Göçle, göçmekle, göçmenle yakınlığım var benim. Her şeyden çok bu yanımı bilip benimsemişliğim de var.
Dadaloğlu, Kalktı göç eyledi Avşar illeri/Ağır ağır giden iller bizimdir, diye özetler tarihimizi.
Seferim var Gürcistan’a/Benim ile göçen gelsin/İnmesin namert meydana/Candan serden geçen gelsin, diyen Köroğlu; Konmadan göçmem/Her olur olmaza sırrımı açmam/Kötüler köpr(ü) olsa üstünden geçmem/Taşkın suya uğradırım yolumu, diyen de Karacaoğlan.
Yunus Emre, Bu dünyaya gelen göçer/Bir bir şerbetin içer/Bu bir köprüdür geçer/Câhiller ânı bilmez, diye özetler gerçeğimizi.
Neredeyse bin yıllık durağımızdan sıkılmış bir halimiz var. Daha Batı’ya göçmenin gayretindeyiz.
Topumuzdan söz ederken söylüyoruz bunu. Ferden ferdâ göçten, geri durmuşluğumuz yok.
Ben kendime bakıyorum. Dedemin babasını Bartınlı biliyoruz. Babamın babası Üsküdarlı, babam Adapazarlı. Anamın soyu Taşköprülü. Ben Eskişehir’de doğdum. Çocuklarımın anası Çerkezdi. Babaannemin soyunda Ermenilik, aile şöhretlerine (Arapzâdeler) bakarsanız, Araplık var. Kürt kırması da var ailenizde, saf kan Fransız da... Son gelinim halisinden Karadenizli.
Göçebe dediğiniz asıl budur; bir yöreden diğerine geçmekten ibaret değil. Gelmiş geçmiş insan harmanı.
*
Sabredin Anadolu’da kısa veya uzun süre yaşadığım yerleri sayayım size. Eskişehir, İstanbul (Kartal, Kızıltoprak), İzmir, Denizli, Bursa, Ankara, İstanbul (Şehzadebaşı, Arnavutköy, Gedikpaşa, Beşiktaş), Adapazarı, Adana, İstanbul (Ortaköy, Kızıltoprak, Osmanbey, Cağaloğlu, Yeşilköy, Levent, Etiler)...
İşyerlerindeki göçler: İstanbul Radyosu, Son Saat’ten başlayan gazeteler: Tercüman, (Türkiye Turizm Kurumu), Havadis, Yeni Sabah, Yeni İstanbul, Tasvir, Ege Ekspres, Meydan, Meydan La-
rousse, Kaynak Kitaplar, (Çatalca’da çiftçilik, hayvancılık), Doğan Grubu’nda Milliyet, Doğan Kitap, Radikal, CNN Türk... (Buna da çalışma hayatındaki göçebelik desem, abartma mı olur?)
Bu durumda bana “yerleşik düzenin bir ferdi” denebilir mi? Ne dersiniz, bana benzer göçebe oranı nedir toplumumuzda? Asya’dan başlayan göçümüz, bugün de fasılasız devam ediyor. Avrupa’da 2.5-3 milyon Türk var, diyorlar. Amerika’da, Asya’da, Avustralya’da da var.
Antropoloji ile biraz bir ilişkiniz varsa, insanın gelişme tarihinde göçlerin nasıl bir yeri ve etkisi olduğunu da bilirsiniz. Sırf otçulluktan etçilliğe geçişin göçerlerle ilişkisi de, insan zekâ ve yeteneğinin gelişmesine doğrudan etkisi de bilinmedik şeyler değil.
*
Muteber ve makbul olan yerleşik düzendir. Medeniyetler göçebelerin değil, yerleşik düzene daha önce geçmiş halkların eseridir.
Kabul!
Ama insan hayatında yeni ihtiyaçlar istikâmetinde göç etme hasleti olmasaydı, gelmiş geçmiş bütün atalarımız kondukları yerde kalsalar, otlasalardı, eseri olduğumuz gelişmelerin ne kadarı gelişebilirdi, diye de düşünür müsünüz lütfen!
Sizin belki hâlâ sormadığınız bir suali müsaadenizle ben sorayım şimdi:
-İnsan hayatında göçlerin yeri ve önemi konusu üzerinde durmak ihtiyacını, bizim Hakkı Efendi bugün ne sebeple duydu acaba?
Radikal yenilenirken, biraz da gençleştirilecek denmişti. Yahya Kemal’in dediği gibi, Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere/Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere mealinde bir tereddüdü, endişesi olduğundan mıdır acaba, diye düşünebilirsiniz.
Hayır değil!
-Piyale Madra nerede? Haluk Şahin nereye gitti? Joost Lagendijk’e ne oldu? Murat Belge ve Perihan Mağden aramıza dönmeyecekler mi? Yönetimden ayrıldı, ama İsmet Berkan Radikal’de yazmaya niye devam etmez, suallerine kendi zihninde bir cevap bulamayan sizin Hakkı Efendi’ye sanırım, “İhtiyar gibi hareket eden genç, bir budala; genç gibi hareket eden ihtiyar bir delidir” diyen Cenab Şehabeddin fetvasınca:
-Sen, kal hele biraz, dediler.
*
Telaşımın sebebi, göze almak zorunda olduğum yeni bir göç. Hatırlayan okurlarım olacaktır sanıyorum. Hayli zaman önce bir gün onlara, Doğan Grubu içinde yaşamak zorunda kaldığım göçlerden şekvâ etmiştim. Doğan dünyasına 1990 yılında katıldığımı hatırlatarak, o yazdığım tarihte grup binalarında 18’inci odama yeni yerleştiğimi söylemiş, sürekli iç göçten dert yanmıştım.
Konuyu şakaya almalarından öte bir tepki hatırlamıyorum. Ama bana “Hoca gene odanı değiştiriyoruz!” diyebileceklerden biri kapımdan içeri adımını atınca soruyordum:
-Gene mi, diye?
Hürriyet’in gökyüzüne en yakın katındaki odamda kaç yıldır oturduğumu sorsanız, doğru dürüst hatırlayıp da cevap veremem. Asistanım Melek de yok artık, taşıyıcım Fuat’a sormam lazım, ki o da buralarda değil şu an.
Dün aslında beklenen- haberi aldım:
-Gene 13’üncü katta kalacak, ama merdivenlerin sona erdiği koridordaki üç odadan birine geçeceksin, dediler. Haksız da değiller, son yıllarda oturduğum oda istasyon bekleme salonları kadar bir yerdi. Oraya bütün bir servis yerleştirilecekmiş.
Bunun Doğan gezegeninde kaçıncı odam olacağını, hafızası güçlü biriyle oturup yeniden saymam lazım.
Yan yana üç oda var orada. Yanlış anlamadıysam diğer ikisine de Altan Öymen ile Cengiz Çandar teşrif edecekler. Bu iyi bir haber, çünkü bu koca binada ben akran (hiç değilse bana yakın yaşta) dostlar bulmak hiç de kolay olmuyor.
-Tebdil-i mekânda ferahlık vardır, demeyin.
Tebdil (“değiştirilme”) lafı bana, Karacaoğlan’ın bir dörtlüsünü hatırlatır: Ellisinde yaşım yarısın geçti/Altmışında yolum yokuşa düştü/Yetmişinde biraz tebdîlim şaştı/Mertebe mertebe indirdin beni, deyişini... İnsana bu yüzden «tebdîli şaşacakmış» gibi geliyor.