Karınca kararınca bir karar

Ankara 8. Aile Mahkemesi hâkiminin adı Eray; soyadı Karınca'yı nasıl olsa unutmam. Bu adı başta gazeteciler, hiçbirimiz unutmayacağız.

Ankara 8. Aile Mahkemesi hâkiminin adı Eray; soyadı Karınca’yı nasıl olsa unutmam. Bu adı başta gazeteciler, hiçbirimiz unutmayacağız.
Karınca, eşinin ve çocuklarının kıymetini bilmeyen bir adamı mahkûm etti: 
* Altı ay evden uzak. 
* Şiddet ve korkutma yasak. 
* Altı ay telefonla rahatsız etme yok. 
* Evin giderlerini karşılayacak. 
* Çocuk başına ayda 150 TL nafaka. 
* Hazret, İl Sağlık Müdürlüğü denetiminde tedaviye tabi tutulacak. 
* Zorlama tatil 15 günü geçmeyecek. 
* Eve döndüğünde de yasaklar var: sigara içmek, yıkanmamak, sağlığına özen göstermemek türü suçlar işlemeyecek. 
* Eşine ve çocuklara zaman ayıracak ve sevecen davranacak. 
* Ve DİŞLERİNİ FIRÇALAYACAK.
Bu denilenleri yapmazsa tutuklanacak. Yakın karakolun gözü bu aile üzerinde olacak.
Hâkim Karınca gücünü, Ailenin Korunmasına Dair 4320 Sayılı Kanun’dan alıyor. Kararı alkışlayan hanımlara göre, bu noktaya gelebilmemizin sebebi yeni Türk Ceza Kanunu’muz.
Son yıllarda beni çok sevindiren bir gelişme oldu, Sevgili Hâkim Eray Karınca’nın bu güzel, bu ardı gelir inşallah diye okunup üflenecek kararı.
ÖMRÜNE BEREKET, Türk Yargısı’nı yüceltme yönünde bu «beklenen» kararı alıp uygulamaya koyan Eray Bey Dostumuz! Allah sayınızı artırsın!

Şarkılarla yakın tarihimiz
Pazartesi akşamı Erol Evgin konserindeydik. İş Sanat’ın güzel salonu hınça hınç. İstanbul Lisesi Kültür Etkinlikleri Haftası’nın son gecesi. Bu kutladıkları 125’inci yıllarıymış.
Yeni Sabah’tan yıllar yılı geniş bahçede oynayan çocukları seyrettiğim, Atatürk’ün emriyle yerleştikleri bu binadan Boğaz’ın görünüşü, şehrin çok güzel görüntülerinden biridir.
*
Erol Evgin’in bu retrospektif («Geçmişle ilgili» demek; bence cemâziyelevvel sergisi veya konseri) şarkılar programını daha önce de dinledim. O zaman kutlanan, Erol’un (kaçtı hatırlayamam) sanat hayatının bir yıldönümüydü.
Yalnız kendi şarkılarından değil, on yıllık dönemlerin (mesela 70’lerin, 80’lerin, 90’ların) ünlü şarkıcılarının repertuvarlarında yer almış eserlerden bir demet sunuyor Erol, diye özetleyebilirim size bu konserleri.
İnanılmaz bir birliktelik, toplu mutluluk duyuyorsunuz dinleyiciler olarak bu konserlerde. Öyle ki haftada bir konser olsa (Evet, şarkılar biraz değiştirilerek) seve seve gidersiniz.
Arada Cem Yılmaz’la rekabet edebilecek (ve çoğu gerçek hatıralar olan) fıkralar anlatıyor. Seyirciyle bir sevgide buluşmayı biliyor. «Keşke annemin iş yaparken söylediği şarkılar da girse bu repertuvara» diye düşündüm. Sahnede bir «millî müessese» Erol Evgin, kıymetini tam idrak edemiyoruz galiba.
Kendi şarkıları dışında kimleri hatırladık sayesinde: Zeki Müren, Elvis Presley, Erol Büyükburç, Adamo, Dario Moreno, Cem Karaca, Ruhi Su, Tanju Okan, Fikret Kızılok, Esmeray, Barış Manço... Sezen Aksu’lar, «Yıldızlar Altında»lı potpuriler. Taa Onuncu Yıl Marşı’na kadar.
İnanmazsınız belki, şarkılardan çoğuna ben de katıldım; millî miras, diyorum ya size...

Dil Yâresi
Telif hakkı Cihat Baban’a aittir
* Birçok yazıyı, elimde olmadan zihnimde bazı kelimeleri, deyişleri, sıralamaları değiştirerek okuduğumu fark edeli çok oldu. Söyledim, bileceksiniz. Bu rahatsız edici alışkanlığı ben, istihbarat şefi olarak çalıştığımda muhabir arkadaşlarımın akşam saatlerinde sayfalara yetiştirmek için alelacele yazdığı haberleri okuyup, düzeltmeye çalışırken edindim.
Kocca Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün yazdıklarını okurken bile, bu saygı kusurlu alışkanlıktan kendimi alamıyorum.
Dün «Üslup şehveti üzerine» yazmıştı (Hürriyet, 9 haziran). Kendi örneğinde, «köşe yazarlığının trajedilerinden biri»ni anlatmaya çalışmış.
«Zekânızı teşhir etmek; yazma dehanızı, üslup kabiliyetinizi mutlaka göstermek istersiniz»
Asıl konu Başbakan’ın talihsiz bir çıkış daha yaparak, «edep» kavramını kendince yorumlamaya ve «AKP» diyenlerin topunu «edep dışı» ilan etmeye kalkmış olmasıydı.
Özkök köşeyazarını tarif gayreti meyanında, 
* Yazma dehası, 
* Üslup kabiliyeti gibi «deyişler» kullanıyor. (Şiir türü olarak değil, «anlatma biçimi» anlamında deyiş diyorum)
Başlıkta üslup şehveti demekle kalmıyor, metinde buna bir de belagat şehveti’ni eklemiş.
Yanlışlığı, doğruluğu tartışılamaz bu «yeni» deyişlerin. Ben hazzetmediğimi söylemekle yetineceğim. Üzerinde duruş sebebim beğenip beğenmemek de değil aslında.
Benim için değeri ve ayrı anlamı olan bir hatırayı (ki bu da bir deyiştir nihayet) sakınma gayretidir.
Yıllar önce, beni gazeteci yapan meslek büyüğüm (onun önünde söylerken «Beni avare kılan» derdim) Cihat Baban ustam hakkındaki bir yazımda «cüretli» denebilecek gözlemler dile getirmiştim. Hangi maçtı hatırlamıyorum, Mithat Paşa Stadyumu’nda karşılaştığımızda kulağımı bir güzel burarak:
– Seni ne yapayım şimdi ben, diye sordu.
– Ne yapsanız yeridir, dedim.
– Hakkı, sana bir nasihat daha. Tekrar etmem, unutmamaya bak!
– Emrediniz ağabey.
Bir daha hiç unutmadığım nasihati aynen şuydu:
– Kendini yazmanın şehvetine kaptırma!
– Sağ olun ağabey, dedim; unutmam emin olun.
Sırtımı okşadı. Çömezini bağışlamıştı.
Onun uyarısını bu meslekte yıllardır, yakından tanıyıp da söylemediğim gazeteci kalmamıştır. Ertuğrul’a da söyledim mi, hatırlamıyorum. Sık gördüğüm biri değil.
Ben mesellerin ve deyimlerin yıllar yılı binlerce ağızda söylene tekrarlana vardığı şekilleriyle oynanmasına karşıyım. Bunlardan birini yazdığımda, sözlüğe bakmayı hiç ihmal etmem.
Şimdi Genel Yönetmen «Sözlüklerde böyle bir deyim yok ki!» dese bana, verecek cevabım yok.
Ama gene de ısrar ederim.