Karşınızda, on cumhurbaşkanı görmüş bir Cumhuriyet vatandaşı var

Eskilerin anlatırken birinden, «Üç Padişah görmüş bir paşaydı» diye söz ettikleri olurdu bazen... Üç hükümdarlık dönemini yaşamışlık, çok görmüş geçirmişlik anlamına gelirdi.

Eskilerin anlatırken birinden, «Üç Padişah görmüş bir paşaydı» diye söz ettikleri olurdu bazen... Üç hükümdarlık dönemini yaşamışlık, çok görmüş geçirmişlik anlamına gelirdi. Daha bir saygı ve hayranlıkla dinlerdik, adı edilenin hikâyesini o zaman...
Bugün de ben, biraz şişinmek istiyorum huzurunuzda. Köşekadısı olarak çok genç, çok kıvrak, yaşıtlarının sayısı bizimle kıyaslanamayacak kadar çok rakiplerim var. Ben bile, elime aldığım gazetelerde önce onların yazılarını okuyor, içimden özür dileyerek yaşlı meslektaşlarımı (daha doğrusu onların yazılarını) biraz bekletiyorum.
Bendeniz ömrü hayatında on devlet başkanı görmüş bir Cumhuriyet vatandaşıyım. Evet, onuncusu dün İstanbul'da veda konuşmasını yaptı. Eli kulağında olan on birincinin bırakın kim olduğunu, bu makama resmen kimlerin adaylığını koyduğunu, hatta koyacağını bile hâlâ bilmiyoruz.
Gazeteler harıl harıl, gelmiş geçmiş cumhurbaşkanlarımızı anlatıyorlar. Dizi yazılarda ön plana çıkarılan daha çok, geçmiş devlet başkanlarının hangi şartlar altında, nasıl seçildiği oluyor. Bu alanda daha çok güç doğumlar yaşandığını öğreniyorsunuz. Aklımdan, «Sezaryen ihtiyacının duyulduğu da oldu mu?» suali geçiyor, ama üzerinde durmuyorum. (Teşbihte hata olmaz hükmüne sığınarak, fazla ileri gitmekten hep kaçınırım.)
Şimdi biraz anlatayım size.

  • Atatürk'ü 1933'te gördüm. Cumhuriyet'in onuncu yılı büyük törenlerle kutlanacaktı. Babam gibi, Kurtuluş Savaşı'na (liseli arkadaşlarıyla gönüllü olarak) katılmış olanların, Cumhuriyet'i herkesten fazla sahiplenir bir halleri vardı. Denizli'de Tapu Müdürü olan Ruhi Bey, Ankara'ya oğlunu da götürmek istedi. Henüz okula başlamamıştım.
    Yol, otel odası filan hatırlamıyorum. Hatırımda kalan sahne, o zamanki yeni Meclis'in (bugünkü üçüncüdür) önüydü. kaldırımda toplaşmış bekliyorduk. Sokağa inmiş polisler, bizim kaldırımda kalmamızda israrlıydılar. Babam rica edince, bir polis elimden tutup beni sokak zeminine indirdi.
    Ömrümde ilk defa gördüğüm, bana o gün tren vagonları kadar uzun görünen, üstü açık bir otomobil gelip durdu Meclis'in önünde. Atatürk, başında silindir şapkasıyla oturuyordu. Kalktı, Meclis bahçesinin kapısına doğru, eline aldığı şapkasıyla halkı selamlayarak ilerledi.
    Aklımdan geçeni söylemek için başımı çevirip babamı aradım. Göremedimse de, işittirmek için bağırmışım:
    – Baba, o da bizim gibi biri!
    Etraftakiler biraz sonra güldüler. Fotoğrafı zihnime nakşedecek kadar dikkatli bakamamışım, demek. Hatırımda rüya gibi bir görüntü var.
  • Hep çocuk kalacak değilim ya! İsmet İnönü'nün, elini öpme talihine eriştim. İzin vermez, avucunuza bir şaplak atıp elini kaçırırdı.
    Muhalefet lideri olduğu yıllardı. Heybeliada'daki köşklerinin kapısını çaldığımda Tercüman gazetesinde çalışan 25 yaşında bir muhabirdim.
    – Seni Cihat (Baban) mı gönderdi, diye yanağımı sıktı. Güzel güzel konuştuk. Olağanüstü bir zevk, bir ayrıcalıktı İsmet Paşa'yla yüz yüze konuşabilmek. (Birlikte Heybeliada plajına indik o yaz günü. Mevhibe Hanım da geldi. Paşa ünlü çivilemelerini yaparken resimlerini çektik.)
    Sonra Ankara'daki bir basın toplantısına katıldım. 27 Mayıs ertesi yapılan ilk seçimin galibi onun partisiydi.
    Bir de, Meydan Larousse'un henüz satışa çıkmamış fasiküllerini, Safa Kılıçlıoğlu ve Nihat Erim'le birlikte takdime gittiğimizde, bizi Pembe Köşk'te kabul etti. Uzun uzun yalnız o gün konuşabildik.
    Metin Toker arkadaşım çok vasıflı bir adamdı. Birçok sebeple onu kıskanmış olmalıyım. Ama başta gelen sebep, İnönü ile yakınlığıydı.
    Ben bir İnönü hayranıyım.
  • Celal Bayar'ı ziyarete gittiğimizde (Meydan gazetesi için, ortağım Nezihe Araz'la birlikte, Erenköy'deki evinde) 27 Mayıs ertesiydi. Bayar, Kayseri Cezaevi'nden yeni çıkmıştı. Maksat, Atatürk'ün ekonomi politikası hakkında bir mülakattı.
    Yaşadığı, bence çok heyecanlı hayatın izlerini taşıyan biri olarak görünmedi Bayar bana. Ama Yassıada'da edindiğim izlenim devam etti: Bir yiğit adamdı.
  • Devam edelim.
    Cemal Gürsel'in Çankaya'da başyaveri olan havacı yarbay Ağasi Şen arkadaşımdı. O götürdü bizi Cemal Paşa'ya. Tonton, babacan bir askerdi. Hayli bir süre konuştuk. Ziyaretten hatırımda kalan şu düşüncedir: «Demek Güneydoğu'da Kürt meselesi diye halledilmemiş bir derdimiz var, ama vahametini bütün açıklığıyla ancak, eski Kara Kuvvetleri Komutanı bile Çankaya'ya çıkınca fark edebiliyor.
  • Cevdet Sunay (Daha çok hakkında anlatılan fıkraları hatırlıyorum), Fahri Korutürk (Eşi Emel Hanımefendi'ye uzaktan hayrandım), Kenan Evren (Hepinizin iyi bildiğinize de geldik nihayet) ve Turgut Özal (Bu sonuncuyla tanışıp konuşabilmeyi isterdim doğrusu) huzurlarına varma şerefine eremediğim cumhurbaşkanlarımızdır.
  • Süleyman Demirel'in Başbakan olduktan sonra Ankara'ya çağırdığı gazetecilerden biri de bendim. Onu bol bol eleştirdim. Bu açıdan da en dayanıklı siyasetçimizdir. Sonradan da birçok kere buluştuk, görüştük. Dostluğuyla gurur duyarım.
  • Ahmet Sezer'i Anayasa Mahkemesi Başkanı'yken tanıdım. Buluşma imkânımız yazık ki hep telefon oldu. Çankaya'da Sezer'in varlığı bana göre de, Türkiye için önemli bir güvenceydi. Şimdi onunla ve Semra Hanım'la, hiç karşılaşmamış eski dostlar olarak buluşma ümidindeyim.