Kemal Tahir'den Halaçoğlu'na

Kemal Tahir'in sadık okurlarındanım. Yorgun Savaşçı'yı film haline getiren TRT, sonra bu filmi yayımlamaktan vazgeçince, bu kararın sebebi ne olabilir diye ben de kendimce düşündüm.

Kemal Tahir'in sadık okurlarındanım. Yorgun Savaşçı'yı film haline getiren TRT, sonra bu filmi yayımlamaktan vazgeçince, bu kararın sebebi ne olabilir diye ben de kendimce düşündüm. Yayımlamamakla yetinmeyip kopyalarını imha etmiş de olmaları düşündürücüydü.
Israr edemesem de, kendimce yeterli saydığım gerekçe konusundaki tahminim şudur.
Romanda Batı Anadolu köyleri sık sık işgale uğrar. İşgalci birlikler bazen Yunan, bazen Türk askerleridir. Türk ve Rum karmaşık ahalisi olan pek çok köy vardı Batı'da. Kemal Tahir ihtiyaca, yani köye giren askerin milliyetine göre Rumların komşuları olan Türkleri, Türklerin de Rumları evlerinde, sakladıklarını anlatır.
Resmî tarihçiler için aklın almayacağı bir hikâyedir bu... Tarihçinin milliyetine göre değişir, Rum gavurunun Türk'ü, Türk domuzunun Rum'u sakınması, koruyup saklaması, hem de böylesine bir tehlikeyi göze alarak, git işine birader deli misin sen, derler adama; yoksa vatan haini misin?
– Bu çirkin palavranın bir de filmini çek ve devlet televizyonunda oynat, öyle mi? Ben aklımı peynir ekmekle yemedim arkadaşım, haydi başka kapıya! (Film bobinlerini imha fikri zihinlerde bu düşünceyle aynı anda boy göstermiş olabilir, diyorum bendeniz.)
*
Doğudaki Kürt ayaklanmaları, tarikatçılıktır diye topluca adam yakmalar, İstanbul'daki 6/7 Eylül olayları... gibi üzücü hatıralarımız var. Ama ben çocukluğum boyunca, futbol uğruna kulüpçülük kavgasının çeşidini gördüğüm halde, bu şehirdeki kökeni çeşit çeşit insanlar arasında bir kavgaya tanık olduğumu hatırlamıyorum.
Müslüman aile çocukları ile Yahudi, Rum, Ermeni, yani farklı dinden (ve cemaatten) bir genç kız veya erkek evlendiği zaman, bu farklılıktan hiç değilse söz edilirdi de; Ahmet bir Çerkez kızıyla evlenmiş, Ayşe'yi bir Kürde veya bir Laza, veya Arnavuta veya Boşnağa veya Aceme... vermişler dendiğini ben hiç işitmedim.
Ben yarım-kan Adapazarlıyım. Orada ihtida etmiş (İslam inancını benimsemiş), aslını açıklamaktan çekinmiş ve Ermeni aileden geldiği büsbütün unutulmuş hemşerilerimiz (ve elbette vatandaşlarımız) vardı. Bugün seksen küsur yıllık bir devletin uyruklarıyız. Osmanlı, ömrü altı asrı aşmış bir devlettir. Tebaası arasında fark gözetmeyen, tarihin nadir devletlernden biridir.
Prof. Yusuf Halaçoğlu, bugün Kürt, hatta Kürt-Alevî diye bildiğimiz vatandaşlarımız var ki, bir kısım malum olaylar döneminde ihtida etmiş ve Türk vatandaşı Ermenilerdir, demiş. Burada araştırdık, dışarıdan on binlerce belge kopyası getirttik; göç etmişlerin sayısını da öğrendik, diyor.
Niye bırakmıyorsunuz, ki bu akademisyen öğrendiğini rahatça söylesin? Dinleyelim ve gerekiyorsa tartışalım.
Sahiden merak ediyorum. Nedir endişeniz?
Dil Yâresi

  • Okurlarımdan Sakine Çil sordu: «İadei itibar'ı günümüz Türkçesiyle nasıl söyleyebiliriz?
    – «Saygınlığını geri verme» veya «Saygınlığını yeniden tanıma» denebilir.
    O kadar da Favarotti değil
    Luciano Pavarotti sizlere ömür! Sevdiğimiz bir şarkıcıydı. Harikulâde sesi yanında, etkileyici sahne sevimliliğiyle de insanı kazanırdı.
    Benim içimden de, hakkında iki satır yazmak gelmedi değil, doğrusu... «Artık müziğe, operaya da burnunu sokmasan iyi olur!» dedim kendime. Şimdi öğreniyorum ki, Pavarotti, konuşmaması gereken yerde çenesini tutmayı, benim kadar olsun bilmiyormuş.
    Gazeteniz (ve ...miz) Radikal bu mühim (!) haberleri es geçiyor diye, benim de görmezden gelmem gerekmez herhalde... (diye düşünüyorum.)
    Haberin başlığı şuydu: «Pavarotti'nin ölmeden önceki itirafları: İkinci eşim Nicoletta sadece parayı düşündü» (Hürriyet, 13 eylül).
    Pavarotti'nin kucakta taşınır yaşta bir çocuğu olduğunu bilmiyordum. Haberde gördüm fotoğrafını.
    Haber La Stampa gazetesinde yayımlanmış. Yakın dostları müzisyen Leone Magiera ile jinekolog eşi Lidia, Modena Kliniği'nde son günlerini yaşayan Büyük («Big») Luciano'yu ziyaret etmişler. İkinci eşi Nicoletta Mantovani'nin son yıllarda ona hayatı zehir ettiğini söylemiş. Nicoletta'nın biraz dinlenmek için eve gitmiş olmasından faydalanarak anlatmış da anlatmış:
    – Çok mutsuzum, diyormuş. Nicoletta yıllardır bana eziyet ediyor. Beni yalnızlığa mahkûm etti. Gelen dostlarımı kapıdan çeviriyor. Kızlarım hakkında (ilk eşinden olan) kötü şeyler söylüyor. Nefret ediyor onlardan...
    Aklınızdan geçeni tahmin ederim: Bu ikilinin de, dostlarının hasta yatağında söylediklerini gidip gazetecilere anlatmaları pek mi lazımdı?
    – Ama kendi istemiş: «Ölümümden sonra beni seven dostlarıma ve bütün İtalya'ya anlatın ki, kiminle evliydim öğrensinler!
    Vasiyet etmiş resmen.
    – O sadece parayı düşündü, demiş. Küçük kızım Alice'yi göstermemekle tehdit ederek gayrimenkullerimle ilgili belgeler imzalattı bana. Ölümcül hastalığımı bildiğinden evi istediği gibi yönetti. Çok mutsuzdum.
    *
    Haber Reha Erus'un, kendi haberim gibi güvenirim. Sahnede, ekranda gördüğüm insanları, asıl insan yanlarıyla uzaktan da tanırım iddiasında değilim. Ama aradaki büyük yaş farkına rağmen kurulan yakınlıklardan oldum olası hoşlanmam. Arkadaşlık yanı olmayan sevgiyi ben bilmiyorum.
    Nicoletta'ya bir diyeceğim yok. Luciano şimdi gözümde, eskiden olduğu kadar Favarotti, değil.