Kime «piç derler» bilir misiniz?

İlkokuldan sonra karma eğitim dışında kalmış, Kabataş Erkek Lisesi gibi adında bile erkekten söz edilen liselerde okumuş olanların daha kolay anladığı bir tariftir, şimdi bir kere daha tekrarlayacağım.

İlkokuldan sonra karma eğitim dışında kalmış, Kabataş Erkek Lisesi gibi adında bile erkekten söz edilen liselerde okumuş olanların daha kolay anladığı bir tariftir, şimdi bir kere daha tekrarlayacağım. Yanılmıyorsam, daha önce de ettiğim bir laf değil.
Yanımdaki dilimden anlayan biriyse eğer, birlikte yeni tanıdığımız bir üçüncü kişi hakkında düşüncemi ona şöyle anlatırım. (Bu girizgâha lüzum yok aslında, ama ne demek istediğimi anlamakta hanım okurlarımın bir müşkülü olur endişesiyle uzattım lafı.) Evet, o kişiyi göstererek derim ki:
– Bunun mekteplerdeki lakabı mutlaka «piç» olmuştur. Sor istersen!
(Lakap «takma ad» demek, bilirsiniz. Bir kimseye veya bir aileye çeşitli sebeplerle yakıştırılmış ikinci bir ad, çoğu zaman sıfattır. Asıl diyeceğim kelimenin söylenişiyle ilgili. «L» sesi incedir, ondan sonra gelen «a» seslisi de kısa telaffuz edilir. Laakap diye o «a»yı uzatanlar oluyor, ben de her seferinde düzeltiyorum.)
Oğlum Serdar'a da söylüyorum, hemen anlayıp o da gülüyor, «Bunun mutlaka Piç Ali'ydi mektepteki adı» dediğim zaman. Demek bu âdet onların zamanında da devam etmiş. Artık torunlara sormuyorum.
Oysa herkese göstermek istediğim biri var son zamanlarda. Gazetelerde, televizyonda ona her gün rastlıyorum. Her yaptığı, bizim o adla andığımız delibozuk sınıf arkadaşlarımızı hatırlatan bir tip. Ufak tefek, densizliği, münasebetsizliği marifet sanan bir velet. Kendinden pek emin. Herkesin ak dediğine kara diyebilmekle mağrur. Çevresinde bir kız görmesin, ya âşık, ya bulaşık!
Mevki, makam sahibi bir yabancı. Adını söyleyebilsem bana hak vereceğinizden hiç şüphem yok aslında.
Bülent Ersoy'a köşe-nâme

  • Bülent Hanım kızım (Ersoy) alınganlık etmez ümidiyle söylemeyi hep düşünüyordum. Ünlü makyaj ustası ve onun eski dostu Corci (Yavuz Birsel) de söyleyince cesaretlendim.
    Corci, «Şu gözlerini kömürlükçü penceresi gibi yapma» diyormuş ona. Ben, acaba diyordum kendi kendime, Bülent Hanım kızım Japonların No tiyatrosundan mı esinlendi? Müzikli, şarkılı, danslı tarihî bir temaşadır. Baş oyuncu Şite, gösteriye ilahî bir anlam kazandırmak için elinde bir yelpaze bulundurur ve yüzünü çeşitli renkte boyanmış tahtadan oyma bir maske arkasında saklar. Bülent Hanım da benzer bir etki yaratmak için mi, Japon maskelerini hatırlatır ölçüde mübalağalı bir makyajı tercih etmektedir. Böyle bir açıklaması oldu mu, diye hep sordum. Bilen yok.
    Mübalağa etmekten korkmak gibi bir zaafı da yoktur zaten. Elbiselerinin ve takılarının, hatta davranışlarının, konuşma tarzının alegorik havası da farklı bir zevkin ve cesaretin işaretleri değil midir?
    Bu vesileden bilistifade (o benim yerimde olsa bütün zarafetiyle «zâtıâlilerine» demeyi tercih ederdi, ama ben Hanım Kızıma diyorum) âcil şifalar temenni eder, yanaklarından öperim.
    İşin can alacak noktasındayız
    Bir şeyi çok düşünüp, çok konuşunca insanın aklı dağılıyor. Mesela Fikret Bila'nın dediği, nedense benim hiç aklıma gelmemişti. Birinden işittiğimi, bir yerde okuduğumu da hatırlamıyorum.
    Şu, dağdakileri ovaya indirme meselesi. Mehmet Ağar ilk söylediğinde pek yadırgamıştık. Şimdi bir yolunu yordamını aramakla meşgulüz. Hem de yüksek sesle.
    – «Dağdakiler nasıl indirilir?» dedikten hemen sonra asıl suale geliyor Fikret: «PKK'ya katılım nasıl önlenir?»
    Ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ'un 2005 yılındaki bir açıklamasını hatırlatıyor bize: PKK'ya katılanların yüzde 40'ı 20 ila 25, yüzde 35'i 25 ila 30 yaşlarında. Yüzde 10'u eğitimsiz, yüzde 50'si ilkokul mezunu. İşsizlerin oranı yüzde 75 civarında.
    Demek ki dağa çıkmanın iki temel sebebi var: eğitimsizlik ve işsizlik. Tek sebep bu olmayabilir, ama bu iki noksan giderilirse PKK'ya katılanların çok azalacağından şüphe de caiz değil.
    Nitekim PKK, çocukları terör uğruna can veren ailelerin diğer çocuklarına, taraftar belediyeler aracılığıyla iş bulmakta, çocuğu dağa çıkan aileler belediye hizmetlerinden ve yardımlarından öncelikle faydalandırılmaktaymış (Milliyet, 26 aralık).
    *
    İşsizliğin bir insanın dünyasını (ve mizacına göre gözünü de) nasıl kararttığını, yaşayarak öğrenmemiş gazeteci yoktur herhalde. Geçici işsizlik de değil, gelecekte iş bulma imkânı olmayan gençlerden söz ediyoruz. Ve yakın geçmişimizde, solcu veya sağcı şehir eşkiyasının işsiz yuvası mahalle kahvelerinden derlendiğini de hepimiz pekâlâ biliyoruz.
    Meselemiz, yalnız havadan bombalamakla çözülmez diyenleri haklı çıkaran, gözle görülür, elle tutulur bir gerekçedir bu. Eğitim ve iş, karşılanması kolay ihtiyaçlar değil, biliyorum. Ama imkânların işi oluruna bırakarak, gecikerek var edilemeyeceği de bir o kadar doğrudur.
    İmkânlar açısından eşitliğin sağlanamamasıdır bizim asıl meselemiz. Aranın giderek daha da açıldığı bir başka gerçeğimizdir. İlk uyaran ve geldiğimiz noktada duruma el koyması gereken onlar da olsa, Kürt meselemizin hallini Silahlı Kuvvetlerimizden bekleyecek değiliz.
    «Bunlar bir günde olacak işler değil!» bahanesine de sığınamayız. El ve inanç birliği ederek harekete geçmenin zamanı da -korkulur ki- geçmek üzeredir.