Kimi halkın devlet kurması zor

Masamızda açmışız çarşaf gibi gazetemizi, Başbakan ABD başkentinde ve PKK Türkiye genelinde dün neler yaptılar, bizi ilgilendiren yanlarıyla olup biteni öğrenmeye çalışıyoruz. Okumaya hep bildiğiniz gibi, köşekadıları kendi gazetelerinden başlar.

Masamızda açmışız çarşaf gibi gazetemizi, Başbakan ABD başkentinde ve PKK Türkiye genelinde dün neler yaptılar, bizi ilgilendiren yanlarıyla olup biteni öğrenmeye çalışıyoruz. Okumaya hep bildiğiniz gibi, köşekadıları kendi gazetelerinden başlar.
«PKK savaşa geri döndü, diyor Radikal. Tokat’taki saldırıyı üstlendi.» Hepimizin zihninde şimdi bunun gerisi gelir, TSK da ister istemez ağırlığını koyar ve gene bir kızılca kıyamettir kopar, endişesi... Olanları görüyorsunuz. İnsaf ile düşünün, asker ne yapsın? Halk ozanımız gibi, Karac’oğlan der ki nasıl edeyim / Kaldır gerdanını seyran edeyim! diye... Benim de zihnimde aynı sual beliriyor, işlenen cinayetleri seyre mi dursunlar?
Cinayetle çok şey biter, kaybedilir... Ama hiçbir şeyin başladığı, kazanıldığı görülmemiştir.
Bu noktaya her geldiğimizde, Şükrü Baban hocamla bir konuşmamızı hatırlarım. Hani bana, aralarında Türkçe bilen tek kişi olmadığı için, muhtar seçiminde «Kime oy vereceğiz?» telaşına kapılan köylüler haberini gösterip de, peki bizim ekalliyetler (azınlıklar) politikamız neydi, diye soran Hocam. Sorduğu gün 29 Ekim 1963’tü, yani Cumhuriyet’in kuruluşundan günü gününe tam kırk yıl sonra.
Kendisi de Kürttü Şükrü Hocam ve bana, Kürtlere bakış, meselelerini sahipleniş açısından kırk yıldır hatada nasıl ısrar ettiğimizi anlatmaya çalışıyordu; bundan kırk altı yıl önce...
Üzerinde durmadığım, aslında akıl da edemediğim tarihî, içtimaî ve siyasî büyük bir hatayı işaret ediyordu Hocam. Bu aynı konuşmayı tekrar düşünürken, gene Hocamdan dinlediğim, ilki Türkler aleyhindeydi bu defa Kürtler aleyhinde bir görüşü hatırladım. Yıllar boyu, bir gün bir yerde anlatmışımdır. Hatırlayan olursa bağışlasın beni!
Şimdi adını hatırlamadığım yeni bir parti kurulmuştu gene. Gazetelerde, basınla ilk buluşma toplantısında çekilmiş fotoğraflar. Yaşlıca beylerin, sandalyelere filan yerleşilmiş bir grup fotoğrafını işaret etti Hocam. Tanımadıklarım da vardı. İkisi İstiklal Mahkemelerinde hâkimlik veya savcılık edenlerdenmiş, Hocanın yakından tanıdığı kişiler.
– Ben vaktiyle bu adamlar bu memlekette hazer zamanı nasıl yaşayacaklar, diye pek bir endişelenmiştim, dedi. İdamına karar verdikleri nice adam var. Karar aldıkları yer fevkalâde mahkemelerdir, temyizi memyizi olmayan. Kararlarında her zaman haklı ve âdil olamadıklarını kendileri de bilir. Asılan düzinelerce insanın «evlâd u iyal»i («çoluğu çocuğu» yani) bu zevâtı yaşamaya bırakacaklar mı, diye merak ve endişe ederdim, dedi, ve sustu hoca. Ben de sustum bir süre. Sonra dayanamayıp sordum:
– İntikam almaya kalkan olmadı galiba Hocam. Yoksa ben mi bilmiyorum?
– Hayır Hakkı, dedi ve şunu söyledi: İçlerinden birine bir tokat atmak için olsun, elini kaldıran çıkmadı aralarından.
Olsa, ferahlık duyacakmış gibi bir hâli de yok değildi. Kurcaladım biraz. Şu düşündüğünü o gün bana bu vesileyle söyledi.
– Bak Hakkı Bey oğlum, diyen sesi kulağımdadır. O mahkemelerde hükmü verilip de idam edilenler Ermeniler olsaydı eğer... Şu fotoğrafta gördüklerimizin bir çoğu bugün hayatta olmazdı.
– Niye Hocam?
– Asılanların çocukları tek tek hepsini öldürürdü de ondan, dedi. Ermeni tehciri İttihatçıların eseriydi. Bak Ermeni komitacıları Talat Paşa’yı, Cemal Paşa’yı sonradan bulup öldürmekten geri durmadılar. Yabancı memleketlerde temsilcilerimizi hâlâ Ermeni fedaîleri öldürmüyor mu?
Bir süre düşünceye daldı. Sonra beni yeni fark etmiş gibi, söze biraz daha ileriden devam etti.
– Ermenilerin yaptığını Türkler yapmaz Hakkı, dedi. Yapmadıklarını gördüm yaşayarak öğrendim. Türk halkı mutî («uyumlu, boyun eğen, tâbi olabilen, yumuşak başlı, otoriteye itaat eden» ve mu’tî («veren, ihsan eden»)dir aynı zamanda. Ermenilere benzemez. Diyebiliriz ki devlet kurma, kurabilme açısından Türklerin bu tabiatı ihtiyaca daha uygundur. Ama Ermeniler intikamcı. Dikkat et onların tarih boyunca müstakil («bağımsız») bir devlet kuramadıklarını göreceksin.
Kısa bir aradan sonra söylediğine şunu da ekledi:
– Bizim Kürtler de öyledir. İntikam almakta hiç kusur etmezken, dikkat et bak, sıra devlet kurmaya gelince bu işin uhdesinden gelemezler. Gelmişlikleri yok nitekim.

Allah zihin açıklığı versin!
Bir heyecan konumuz da Başbakan Erdoğan’ın Beyaz Saray gezisiydi. Nasıl oturup, nasıl kalktıkları doğrusu beni pek ilgilendirmiyor. İş hayatı her gün, tanımadığı insanlarla buluşup uzun uzun ve ciddî konuşmalar yapmakla geçen biri olmadığıma şükrederim. Siyaset, benim pek hazzetmediğim işleri yapan insanların mesleğidir.
– Senin oturup birileriyle bir iş veya meseleyi konuştuğun hiç olmadı mı hayatında, filan diye sinirlenmeyin lütfen!
Benzer toplantılara ben bilmem kimin temsilcisi, şu veya bu kuruluşun müdürü, harhangi bir nâmın veya makamın sahibi olarak katılmıyorum ki... Benim işim her yerde, hamdolsun Hakkı olarak başlayıp, Hakkı olarak bitiyor.
Bir işim de, bundan ötesini yapmak zorunda olanlara Allah yardımcı olsun, demektir.
DTP’nin başına geleni kafa kafaya verip bir başka gün konuşuruz.

Dil Yâresi
* Şükrü Baban Hoca’mın bugünkü yazımda yer alan sözlerini demek daha önce burada yazmamışım. Aşağıdaki iki kelimeyi daha önce anlatmaya çalıştığımı hatırlamıyorum. Böyle yan yana kullanıp da, anlam tarifi verilmeden geçip gidilecek kelimeler değil bunlar.
MUTÎ sıf. ve i. (Arapça itâ’at’tan). «1. Uyan, itaat eden, uyumlu, boyun eğen, tâbi olabilen (kimse). 2. Yumuşak başlı, uysal, otoriteye itaat eden (kimse).»
MU’TÎ sıf. ve i. (Arapça i’tâ’dan) «1. Veren, itâ eden (kimse). 2. Nimet veren, ihsan eden.»