Kıraathane hatibi, denebilir

Hitabet, sözlüklerde kısaca «Güzel ve etkili söz söyleme sanatı ve yeteneği» diye tarif edilir.

Hitabet, sözlüklerde kısaca «Güzel ve etkili söz söyleme sanatı ve yeteneği» diye tarif edilir. Bu marifeti olana da, malum hatip diyoruz. Topluluklar önünde konuşmayı sanat mertebesine yükseltenler yanında, maharetini daha çok etkileme amacıyla kullanan hatipler de vardır.
Bazı konuşmacıları kısaca tarif için (kendi icadım da olabilir) kıraathane hatibi derim bendeniz. Bu türü temsil edenleri örnek alan sahne sanatçıları, siyasetçiler ve gazete yazarları da olur. İçlerinde başarıya erişerek hitap ettiği kitleyi sahiden etkileyenler vardır.
O kadar ki mahalle ve köy kahvelerinin müdavimleri, merak ettikleri konularda kıraathane hatibinin de aralarına katılmasını adeta iştahla beklerler... Merak ettikleri hadise veya meseleyi bir kere de onun ağzından dinlemek için.
Ben yukarıda sözünü ettiğim mesleklerin (veya sanatların) temsilcilerini okurken, dinlerken, seyrederken... bazen zihnimden «Arkadaş da kıraathane hatiplerinden galiba...» düşüncesinin geçtiği de olur bazen.
Okuduğum bir gazete haberi ve yorumuysa, hatibin kıraathane üslûbunu benimsemiş olması beni elbette daha çok rahatsız eder. Yazık ki bu tür hatiplere basınımızda sık sık rastlanır.
*
Bir başyazıyı okurken aklımdan geçenleri ifadeye çalışıyorum; Oktay Ekşi’nin «Patriğin şikâyeti» başlıklı yazısı (Hürriyet, 23 aralık).
Bildiğiniz gibi Fener Rum Patriği Bartholomeos’un bir yabancı televizyona «Biz Türkiye’de kendimizi çarmıha gerilmişçesine rahatsız hissediyoruz» diye şikâyetini söylediği haberini aldık. Alelacele ve öfkeyle cevap verenler olması şaşılacak bir hal değildi. «Sesimizi yükseltmeden önce hele bir durup düşünelim!» diyen çıkacak mı, diye bekliyordum.
Ekşi’nin şu cümlesiyle karşılaştım; «Bir yandan iktidar, öte yandan muhalefet, sanki bu sözde hiç gerçek payı yokmuş gibi, demediklerini bırakmadılar» diyordu.
Patrik Hazretlerinin «Şikâyetlerimizi kendi Başbakanımıza ileteceğiz» sözünü onaylarken, «Yunanistan’da cami yapılmasına izin verilmiyorsa, Türk azınlığın seçtiği müftüyü Yunan hükûmeti kabul etmiyorsa, bizim günahımız ne?» demesini ise yadırgamış. Lozan Antlaşması’nın karşılıklılığı tavsiye eden maddesini hatırlatıyordu. Patrik, «Onu Türk hükûmeti bana değil Yunan hükûmetine söylesin» derse haklıdır, demeyi de ihmal etmeden.
Ve adil düşünceden, tarafsızlıktan ödün vermeden devam ediyordu. Hey hey! İtidal ve insaf dahilinde kalmak şartıyla ifade edilemeyecek bir düşünce olabilir mi?
– Oktay Ekşi’nin başlıca özelliklerinden biri de nezaketi ve zarafeti değil midir, diyeceksiniz? Doğrudur, elbette!
Evet öyledir! Ama zaman zaman tepesinin attığı da oluyor, dersem çok yadırgar mısınız?

Arınç ve erketeci subaylar
Dün CNN Türk’te Rıdvan Akar, iki gün önce yaşanmış bir hadiseye ışık tutmaya çalışıyordu. Ekrana geliş sırasıyla Doğan Akın, Fikret Bila gibi gazetecilere ve Mustafa Özyürek, Hüseyin Çelik gibi gazetecilere de danışarak. Rıdvan benzer mülakatlarda lafa girme ve söz kesme işgüzarlığı olmadan konuşma disiplinini uygulayabilen mâhir bir televizyoncudur.
Konuşmalarını dinledim.
Haberi veren gazeteciler hatasız değil; ama kabahat iki makamda: Genelkurmay Başkanlığı ile Başbakanlık’ta. Meslektaşlar, Ankara’da bu iki makama ait binaların yakınlığını işaret etmekten de geri kalmadılar.
Bir albay ile bir binbaşı, basına yansıdığı şekliyle, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evinin pek yakınında, bir otomobilin içinde erketecilik ederken yakalandılar. Birinin alelacele yutmaya çalıştığı kağıdı tez davranıp ağzından aldılar ve bunda Bülent Bey’in ev adresinin yazılı olduğunu gördüler.
Andığımız iki makam ilk iki gün ve gece ne demek gerektiğini kestiremediği için söylenti ve tahminler devam etti.
Rıdvan Akar’ın Gündemin Rengi programından önce Genelkurmay’ın bu konuda nihayet bir açıklama yaptığını öğrendik. «Umalım gözleme amaçlıdır!» diyen Bülent Bey’i haklı çıkaracak bir haber yok. Arabada silah, dinleme cihazı yokmuş.
Nitekim, yakalanan iki subay serbest bırakılmış. Fikret Bila «Vahim bir iddiaydı. Açıklama rahatlık yarattı. Bilgi sızdıran şüphelenilen bir askerî personelin takip edildiği bilgisiyle, sükût ikrardan geliyor ihtimali ortadan kalktı. Basına ayrıntıları kimin verdiğine bakmak lazım. Arınç da, Başbakan da Genelkurmay’dan bilgi alabilirlerdi. Böyle bir temas yok izlenimi yaratıldı» diyordu.
Ankara’nın eski günlerin Kazablanka’sı, Cezayir’i gibi bir casuslar kentine dönüşmesi dışında bir fevkaladelik galiba yok.

Dil Yâresi
* Şapka (^) işareti g,k,l,ş,y gibi sessizlerden sonra gelen sesli harfin sesini uzatmakla kalmaz, bazen de bu ses hem uzatılacak, hem de ince söylenecek anlamına gelir.
Telaffuzda başlıca hata sebeplerimizden biri budur. Yani sesliyi inceltme ve uzatma uyarılarının ayrı ayrı işaretlerle belirtilmemesi.
Ençok işlenen hatalar olarak şu örnekleri verebiliriz:
* Katil, «öldürme» demek; «öldüren» anlamı için «a» sesini inceltmeden uzun söylemek gerekir. Şapka (^) kullanırsak kâtip’teki telaffuza kayarız; kaatil yazarsak saat’teki ikili «a»ya. İkisi de yanlış telaffuza sebep olur.
* Edebiyat’taki «a» uzun değil, ama tamlamalarda uzun söylenmesi gerekir: Türk edebiyatı derken «a» sesi uzundur amma, inceltme de sanılır endişesiyle orada şapka işaretini kullanamıyoruz.
* Aynı sebeple düzeltmesi nedense pek zor bir hata daha işlenir: «Fazla olarak, üstelik, daha, bile, de» anlamlarına gelen kuvvetlendirme sesi dahi’deki kısa «a» nedense uzatılarak, «Olağanüstü zeki, dehâ sahibi» anlamındaki dâhi gibi telaffuz edilmektedir. Çoğu zaman. Bugün için en yaygın telaffuz hatası yanılmıyorsam budur.