Kırk yıl bir arada olabildik babamla; ve kırk yıl var ki ben ona hasretim

Kırk yıl önce babam öldüğünde, ben de kırk yaşımı yeni bitirmiştim. 7 Haziran 1969 günüydü. 15 ve 11 yaşlarında iki çocuğum, iyi giden bir işim; yamacımda Gülseren Hanım kadınım vardı.

Kırk yıl önce babam öldüğünde, ben de kırk yaşımı yeni bitirmiştim. 7 Haziran 1969 günüydü. 15 ve 11 yaşlarında iki çocuğum, iyi giden bir işim; yamacımda Gülseren Hanım kadınım vardı.
69 yaşındaydı babam, 12 yaş küçüktü bugünkü benden, aramızdan ayrıldığında. İnsan, gözlerini yumup, kendi kendine de güler ya bazen... Benim de düşündüğüm oluyor. Öbür dünyada buluşmak varsa şayet, biz ne yapacağız babamla, diye...
Ben ona gene baba, diyeceğim; cânım babam... Elbette! O da bana, hafızama telefonda söyleyişiyle kazınmış sıcacık sesiyle, ikinci heceye basarak gene     «Oğluuum!» diyecek.
İyi de, aramızdaki yaş farkı ne olacak, diye ciddî ciddî düşündüğüm oluyor. Orada babama pekâlâ takılabilirim:
– Baba, eskisi gibi devam edelim. Sizin bana ağabey demenize hiç lüzum yok, diyerek.
Sizi bırakıp gidince yeri doldurulmaz yakınları var insanın. Baba onlardan biri elbette. Bir tuhaflık da var bu arada.
Öldüğünde dokuz yıllık emekliydi babam. Emekli maaşı dediğiniz nedir? Çok yıl olmuştu benim babamın desteği olmadan da dört kişilik kendi küçük ailemin giderlerini, kendi kazancımla karşılamaya yetebildiğim.
Ama o sıcak haziran günü, artık babamsız bir dünyada yaşayacağımı algıladığımda, hatırladıkça bugün bile ürperdiğim bir korku sardı içimi:
– Babamın olmadığı bir dünyada şimdi ben ne yapacaktım?
Korkunun ecele faydası yok, derler ya! Bakın bir kırk yıl daha geçmiş, iyi kötü bir şeyler yaparak gelebilmişim bugüne kadar.
*
O kadar çok şey öğrendim ki babamdan. Daha doğrusu öğrenmişim ki... Zamanla fark ettim onun bana daha neler neler verdiğini. Asıl onlarsız kalınca anlıyor insan, anamızla babamızla aramızdaki alışverişin zenginliğini. Kendi çocuklarımla geleni de fark ettikten sonra.
Her şeyin başında aileyi doğru algılamam gelir. Hepsini kelimelere döküp de ifade etmek gibi bir derdi yoktu babamın. Milletçe tarihimizin bir dönüm noktasında, tam hangi şartlar altında yaşadı çocukluğunu, gençliğini bilmiyorum, hiç dinlemedim ondan. Ama erken yaşlarda dul kalan annesinin, üç çocuğunu elindeki iğne sayesinde kimseye muhtaç etmeden büyütmesine duyduğu sevgiyi, saygıyı, hayranlığı, minneti onunla birlikte ben de hissederdim.
Sanki bir gün uzak düşüp yıllar yılı yoksun kaldığı ailesine, ümidini kaybettiği sırada, beklemediği bir anda yeniden kavuşmuşçasına, diyebilirim ki marazî şekilde bağlıydı. Babam Ruhi Bey için her şey, ailesinde başlar ve sanırım gene ailesinde biterdi. Bu sevginin ve sahiplenişin, evin çocuklarını nasıl sarıp sarmalayıp sıcacık bir güvenlik duygusuyla güçlendirdiğini iyi bilirim. İçimde hissetmişimdir.
Benden on iki yaş küçük kardeşim Işıl’ı sahiplenişinde, ona olan sevgisinde, muamelesinde daha apaçık algılamışımdır, babamın ailesine bağlılığını; anacığını, kardeşlerini, yeğenlerini, kadınını, çocuklarını ve hepimizi niçin ve nasıl bu kadar çok sevip benimsediğini.
Gülseren Hanım bazen, beni ödüllendirmek istercesine:
– Hakkı, sen çok iyi babasın, derdi. Hiç sektirmeden her seferinde ona aynı cevabı verirdim:
– Lülüş, iyi baba mıyım bilmem. Ama ben, Ruhi Bey’in oğluyum.
*
Ben aileyi babamın gözüyle görmeye hep devam ettim. Bildiğim kadarıyla bir kişi çıktı, basın camiasında benim bu halimi yadırgayan.
Rahatsızlığının, kendi kusuru olmayan fizyolojik sebepleri de vardı. Bir yazısında benden «profesyonel baba» diye söz etti. İki kelime, haddini bilerek susmasına yetti. Ben de ondan laf arasında ve laf olsun için «amatör baba» diye söz etmiştim. Lâl ü ebkem, bir daha sesi soluğu çıkmadı. Bu vesileyle büyük yanlışını algıladığını ummuştum o zaman. Marifetini daha sonra öğrendim. Hayli akrobatik, gene de anlaşılan bir haldi.
Gelenek babamın torunlarında olduğu gibi, benim torunlarımda da devam ediyor. Birbirine sahiden saygılı ana-babaların çocuklarıdır, hepsi. Aralarında Ruhi baba geleneğine ters düşen tek kişi çıkmadı. Tepenizin atmasını göze alarak, bir sonraki cümleyi de söyleyeceğim:
– Bundan sonra da çıkmayacak.
Sağlıklı ve birbirine saygılı ana-baba arasındaki sevgi bağı kadar hiçbir şey, çocuklar üzerinde etkili olamaz.
Çocuk sevgisi, hiç şüphe yok, aynı zamanda en yaygın olanı.
Bu sevgiyi kat be kat daha değerli, daha etkili ve faydalı kılan nedir bilir misiniz? Çocuğa saygının da ona eklenmesi. Bu ikilinin ana-babaları nasıl ödüllendirdiğini, size anlatmakta sıkıntı çekerim.
Hukuk öğrencisiyken, tarihimizin, toplumumuzun bu gerçeğini de ben buldum diye hayale kapılmışlığım var: Bir kıtadan bir kıtaya Türklerin göçü yüzyıllar boyunca sürdüğü için, iki özellik kazanmışız biz: * Dil, giyim kuşam, yiyip içme, din, toplum düzeni konularından çok etkilenmişiz. * Devamlı göç, yerleşik düzene geçişimizi geciktirse de, aile birliğini ve kadın-erkek eşitliğini adamakıllı geliştirmiştir.
*
Ben, Ruhi Baba’nın oğluyum diye gerine gerine övünürken, bir tereddüdümü söylemeliyim. Babamı babam yapan bir özelliği de çok konuşmaması, kendi deyişiyle lafa yekûn tutmayı bilmesiydi.
«Ben sana demedim mi?» dediğini hatırlamıyorum. Çocuklarından aşırı övgüyle söz etmekten uzak durduğu gibi... Ağır bir laf ettiğini hiç birimiz işitmedik.
Belki en iyi huyu, nasihat diye bir illeti olmamasıydı. Hafızamı çok zorladığım halde babamın bize ettiği nasihat diye bir şey hatırlamıyorum.
Karacaoğlan’ın şu dörtlüsünü, sağlığında bilip de ona söyleseydim, eminim beğenirdi: Dinle sana bir nasihat edeyim / Hatırdan gönülden geçici olma / Yiğidin başına bir hal gelince / Anı yâd illere açıcı olma!
Şair, babamın içinden geçeni söylermiş gibi gelir bana.
Aziz ruhları şâdolsun!