Kırk yıldır beraberiz. Biz bu televizyon üzerinde durup, yeterince düşündük mü?

Bir dershanede üniversiteli gençlerle birlikteydik geçen hafta. Televizyon dizileriyle aranız nasıl, diye soracak oldum. Önce bir duraksadılar.

Bir dershanede üniversiteli gençlerle birlikteydik geçen hafta. Televizyon dizileriyle aranız nasıl, diye soracak oldum. Önce bir duraksadılar. Yüzlerinde nahoş bir ifadeyle biraz beni seyrettiler. Tek tük ses verenler oldu:
– Dizileri pek seyredemiyoruz doğrusu, dediler.
– Ben genç meslektaşlarıma, televizyon haberleriyle, programlarıyla, belgesellerle ve dizilerle hiç ilgilenmeyen bir gazeteci arkadaşınız varsa, onu gecikmeden bir hekime götürün, diyorum. Biz işimiz gereği, aynı zamanda okurlarımız olan televizyon seyircilerinin neleri seyrettiğini, ekrandan aldıkları haberleri, dinledikleri tartışmaları bilmek zorundayız. Siz de vatandaşlar olarak, iletişim dünyasında olup bitenler hakkında bilgi edinme ihtiyacı duymuyor musunuz?
Orada onlara söylemedim. Size anlattığımı sandığım çocuksu bir hikâyem var benim. Tekrar etmekten usanmam.
Lise yıllarımızın başlangıcı İkinci Dünya harbine denk gelmişti. Memur ailelerinin bütçesi pek daralmıştı o yıllarda. Babam, belli etmemeye çalışsa da çok üzülerek Körting marka radyomuzu satılmak üzere bir yere gönderdi. Ev ahalisinden çeşitli programları dinleyememenin sıkıntısını çekenler olmuştu herhalde. Yüksek sesle şikâyet edeni hatırlamıyorum.
Bana gelince. Benim derdim başkaydı. Gidemediğim bir maçı radyoda dinleyen arkadaşlarım ertesi gün aralarında futbol tartışırken, lafa karışamıyordum. Sessizliğimi fark edip de, ne düşündüğümü soranlara cevap veremiyordum. Maçların sonuçlarını bile bilmiyordum, gazeteye bakamadıysam. Spikerin anlattıklarını dinlemeden:
– O penaltı kararı haklı mıydı, sualine nasıl cevap verebilirdim ki?
Bir süre radyosuz kalışımız, o 1940'lı yıllardan bir uktedir içimde. Arkadaşlarıma neden «Paraya sıkıştık anlaşılan, babam evdeki radyoyu da satmak zorunda kaldı» diyemediğimi neyle izah edebileceğimi hâlâ bilmiyorum. «Daha da fakirleştiğimiz bilinmesin istiyordum zahir» demeye başladığım, çok yıllar sonraydı.
Bugün, evlerinde televizyon bulunmayan çocukların, lise öğrencisi Hakkı'dan çok daha derin bir mahrumiyet hissettiklerinden eminim.
*
Dersler, ders dışı kitaplar... Evet, ama bunlar dışında da kocca bir dünya var. Ailemizde, ana-babalar, nine-dedeler olarak, bizden sonra gelenler adına bu gerçeğin farkında olmasaydık çok üzülürdüm.
Farkında olamayanlara da üzülmekte devam ederken, size diyeceğim var. Her yaştan okurlarıma. Sizin, diğerlerinden farklı bir okur zümresinden olduğunuza inanan, megaloman bir köşekadısı olarak.
Televizyonu ciddiye almalıyız! Yalnız haber kaynağımız, hoşça vakit geçirmeye de yarayan bir iletişim aracı değil televizyon. Bugüne kadar var edilmiş bütün imkânları barındıran buluşma noktamız. Haber, bilgi, kültür, sanat kaynağımız olmaktan da öte, bugünün ve geleceğin yaşama tarzlarını, bu arada görgü kurallarını da belirleyen «hoca»mız.
Bize hükmettiğini ve edeceğini bilmek, televizyonla daha fazla ilgilenme zorunluluğumuzun en önemli gerekçesidir. Ne doğrarsan aşına, o çıkar kaşığına kabilinden özdeyişler söylemeye cüret ediyorum size...
Biraz çocuksu bir dille de olsa, şüphe etmeyin ki çok inanarak söylüyorum.
*
Kısa ifadesiyle, televizyonla daha çok ilgilenmeli ve onu sahiplenmeliyiz, demek istiyorum. Seyirciler olarak cümlemizi fazla ihmalkâr buluyorum. Orada birileri bir şeyler yapsın, biz karşısına geçip dinleyelim, seyredelim istiyoruz. Beğenip beğenmediğimizi söylemeye bile lûzum yok, reyting dedikleri, nasıl olsa bizim tercihlerimizin ifadesi, değil mi?
Değil! Reyting dedikleri reklamverenler için bir ölçüdür, nihayet. O kadar!
Bize düşen, pasif televizyon seyircisi konumuna razı olmamaktır bence... Tercihimizi belli ederek, eleştirerek, yönlerdirerek bize has bir televizyon anlayışını, tarzını, Türklerin Televizyonunu yaratmaya, şekillendirmeye katkıda bulunmaktır.
Çeşidine bereket yarışlarda telefonla (yani üste para da ödeyerek) oy kullanmak, şarkıcı, buz üstü kayakçı, oyuncu, sirk cambazı seçmek değil, benim sözünü ettiğim katılım. Bunları yapmayın demiyorum. Soruyorum sadece:
– Kendi televizyonunuzu yaratmak üzere ne yapıyorsunuz?
*
Kendi televizyonunu yaratmayı, karihadan atmıyorum. Çok yıllar önce gördüm, toplumlar arasında «Neye ve nasıl gülüyorlar?» sualinin cevabı olarak da önemli farklar bulunduğunu.
Dadı diye güzel bir dizi vardı, mesela. Ama Türk toplumuna, ailesine uyarlanmamıştı. Ben de seyrettim. Bir etkisi olduğunu, izi kaldığını sanmıyorum.
Televizyonla da ilişkimiz, bir etkileşimdir. Bu «Ş» sesi önemli! Sizce de müşareket'i, yani ortaklığı, birlikteliği, işteşliği, aynı bir davayı benimsemeyi, bir işi cümbür cemaat birlikte yapmayı çağrıştırmıyor mu?
– RTÜK var ya, diyeceksiniz. Bunu bana demeyin lütfen!
Geçenlerde Türk Dil Kurumu'nun (TDK) 75'inci kuruluş yıldönümünü kutladık. Dil Bayramı diye adı var; ve üç çeyrek asırlık bir geçmişi... Türkçe'nin bu 75 yılda, bayram edecek kadar geliştiğini iddia edebilir misiniz? Fransız Akademisi ile TDK'yı, aldıkları neticeler açısından karşılaştırabilir misiniz?
Hayır! ise cevabınız, siz tıpış tıpış dediğime gelin. Biz, televizyonumuzu sahiplenelim!