Kızların koca seçiminde çok işine yarayan «müstesna» bir özelliğim var benim

Farkında mısınız, ele alacağım konular hakkında size ayrıca hesap verme ihtiyacı da duyuyorum. Bu da zahir...

Farkında mısınız, ele alacağım konular hakkında size ayrıca hesap verme ihtiyacı da duyuyorum. Bu da zahir, «Düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü?» kompleksinin dışa vurması hâlidir.
– Şimdi bu adam bu konuyu neden açtı? Gene nereden geldi ihtiyarın aklına bu mesele?.. diye düşünürsünüz endişesinden kurtulamıyorum, demek ki...
Cumartesi günüm de bana kalsın, diye... Kalmaz ya! Bu pazar sohbetlerini en geç cuma akşamı yazmaya çalışırım. Gün gene cuma. Akşam evdeyim. Yemekten sonra günün televizyon programlarına da bir göz attım. Hıııım! Show TV’de gece yarısına yakın, seyretmek isteyeceğim bir film var. Robert Zemeckis adlı yönetmenin şâheseri sayılan Forrest Gump.
Hepinizin bildiğinden ve unutmadığından emin olduğum bir film. Yeni deyişle söyleyelim, tam bir «dönem filmi». Kennedy’ler, Nixon’lar Amerika’sını anlatır. Tereciye tere satmayayım; hepinizin filmi benden iyi bildiğinizden ve hatırladığınızdan eminim.
Maksadım filmi anlatmak değil elbette. Başka, aslında galiba yalnız bana göre bir meseleden söz etmek istiyorum.
Anlatması kolay değil. Altında, pek de akla yakın gelmeyecek bir iddia var çünkü. Nasıl başlasam, neresinden girsem lafa?..
Tasavvuf jargonunda bir deyim vardır, Kalp gözüyle görmek derler, bilir misiniz? Ayverdi Sözlüğü’ndeki tarifi şöyle, kalp gözü’nün: «İnsanda bir şeyin gerçeğini ve anlamını sezen, anlayıp kavrayan güç, gönül gözü, basîret.»
Benim, daha doğrusu gözlerimin buna benzer bir marifeti olduğunu düşünüyorum. Dikkatimi bu yeteneğime çeken rahmetli Üftade halamdı; ailedeki kısa adıyla İfad. (Dediğime bakmayın, ona İfad diye hitap edebilen ailedeki tek kişi babaannemdi, yani annesi.)
Aile içi işbölümünde ben onun gözdesi, teknik terimle mahmî’siydim. (Mahmî, «Korunan, gözetilen, birinin himayesi altında bulunan [kimse]» demek.) Geceleri onun odasında, çoğu zaman da koynunda yatardım. Bizi sinemalara, tiyatrolara, mesirelere, bayram yerlerine, Ramazan’larda camilere de o götürürdü. Bana göre, ailemizin önde gelen İstanbullusu da oydu. Babam ve amcam gibi Adapazarı’yla yetinmemiş; Bağlarbaşı’ndaki, Kızıltoprak ve Feneryolu’ndaki akrabalarla ilişkisini, sık sık ve uzun süreler evlerinde kalarak o devam ettirmişti. Büyükbabamın bırakıp Adapazarı’na göçtüğü İstanbul’a, ölümüne kadar bir daha hiç dönmediğini, yakınlarını, kalkıp Adapazarı’na geldikleri zaman görmekle yetindiğini de ben halamdan öğrenmiştim.
*
Çocukluk yıllarımdaki en yakın arkadaşımdır halam. «Büyük anneler, babalar, halalar, teyzeler, yengeler olmayan evden, mesela romancı çıkmaz!» türünden özdeyişler yumurtlarken, hareket noktam, hep halamdır benim. Bütün sevgisini, bilgisini, ilgisini neredeyse -bir yaşa kadar demek istiyorum- bana hasreden halam olmasaydı, bende pek çok şey eksik kalırdı düşüncemde bu yaşa kadar hiçbir değişiklik olmadı. İkinci anamdır benim, derin nefes aldığımda kokusunu hâlâ duyarım.
Kendime olan güvenimi artırmama itina ederek de desteklerdi beni. Bu meyanda arkadaşlarımı çok beğendiğini her vesileyle belli etmekten geri durmazdı. Her vesileyle bütün arkadaşlarımın akıllı, terbiyeli ve yakışıklı gençler olduğunu söyler, bize geldiklerinde onları güler yüzle ağırlamaya özen gösterirdi.
Kız arkadaşlarımızı da eve çağırmak gibi bir alışkanlığımız pek yoktu doğrusu. Lülüş’ü ben anlattım ona, ama evlenmemize yakın görebildi. O yıllarda kız yeğenleriyle -öğretmen idiler- Anadolu’da şehir şehir gezmekle meşguldü zaten. Zeynep doğduğunda gene buluştuk. Bu son gelinin yavrularını, bir önceki nesilden analar gibi ailenin büyüklerine emanet etmeyeceğini anlayınca, bir duraksamadı değil. Farkındaydım. Ama bir süre sonra, başbaşa kaldığımız sırada bir gün bana:
– Kızının ve Allah nasip ederse gelecek çocuklarının «hâlisü’d-dem» bir anaları olacak Hakkı, dedi. İçin rahat etsin! Gülseren iyice içime sindi.
Bir başkası için bunu söylediğini hatırlamıyordum. «Halis» ve «dem» kelimelerinin anlamını bilmiyor değildim. Gene de bir sözlüğe baktım ve Lülüş’e «izahlı müzik» yapmayı da ihmal etmedim. «Safkan, arı kan» demek. Zaman zaman Gülseren Hanım’a «Hâlis kadın!» diye takılırdım.
*
Pazar gezintilerinin belli bir güzergâhı olmaz. Orası senin, burası benim dolaşırız. Bugün de bakın nerelere geldik.
Söze girerken niyetim Tom Hanks’ten bahsetmekti. Halamın arkadaşlarım için dediği gibi, ben seyretmekte ısrar edeceğim oyuncuları da isabetle, yani sonradan vazgeçmeyeceklerimden seçerim. Tom Hanks de onlardan biridir. Onu da Forrest Gump’ta ilk gördüğüm zaman benimsedim. Sonradan o da hiç hayal kırıklığına uğratmadı beni.
Seyircinin bu yaşta olanının unutmadığı oyuncular kimdir acaba, diye merak ederseniz hemen saymaya başlarım. Ama böyle bir hamlede ve zorlanınca hepsini sayamam.
Sinemada görür görmez benimseyip sanırım bütün fimlerini seyrettiğim oyuncu Paul Muni’dir. Çemberlitaş Azak Sineması’nda ilkin Ben Bir Pranga Kaçağıyım’ı seyretmiştim. Sonra Doktor Sokrates, Pasteur’ün ve Emile Zola’nın hayat hikâyeleri, Sarı Esirler, Juarez, Komandolar Geliyor, Unutulmaz Şarkı (Chopin’in hayatı) ve Yalnız Değiliz.
Marlon Brando’nun da bütün filmlerini sayabilirim. Mrs. Miniver ve Madame Curie filmleriyle hatırlayacağınız Greer Garson. Budala, İçimizdeki Şeytan, Fanfan la Tulipe, Gece Güzelleri ve Kırmızı Siyah’la hatırlayacağınız Fransız yıldız Gérard Philipe. Simone Signoret, gene bir Fransız.
Bu konuda son diyeceğimi de söyleyeyim, ki bir eksiğim kalmasın. Böylece niye kendime güvendiğimi de söylemiş olacağım.
Arkadaşlarımda ömür boyu hiç ama hiç yanılmadım. Gözde oyuncularımdan sonra herhangi bir rolünü beğenmediğim de çıkmadı.
Daha ne olsun?