«Köşe» kelimesi ne işe yarar?

Orta yaşlı genel yayın yönetmenleri son günlerde köşeyazarlığı konusunda düşüncelerini dile getirdiler. Haberleri yorumlama ve okurun daha rahat anlamasını sağlama görevlerini ihmal ediyorsunuz diye, yazarlarını kınadılar. Lafı, size o paralar kişisel düşüncelerinizi, tercihlerinizi anlatın diye ödenmiyor, demeye getirdiler.

Orta yaşlı genel yayın yönetmenleri son günlerde köşeyazarlığı konusunda düşüncelerini dile getirdiler. Haberleri yorumlama ve okurun daha rahat anlamasını sağlama görevlerini ihmal ediyorsunuz diye, yazarlarını kınadılar. Lafı, size o paralar kişisel düşüncelerinizi, tercihlerinizi anlatın diye ödenmiyor, demeye getirdiler.
Köşekadısı meslektaşlar bu küçümser eleştirileri meşreplerince giyinmişler midir, diye bakındım; ses soluk çıkmadı yazarlardan. Ben kendimce durup düşündüm doğrusu.
– Sen gazetede ne yapıyorsun, diye sorma ihtiyacı duyanlara, köşeyazarıyım demekten hoşlanmıyorum. Onun yerine kendi icadım olan köşekadısı demek daha iyi geliyor bana.
Evveli akşam Nişantaşı Rotary Kulübü’nün haftalık yemeğine davetliydik.
– Siz beni gazetenin bir köşesinde her aklına geleni yazan, televizyonda da boy gösteren, yaşı yekûn çizgisini çekmiş biri olarak tanıyorsunuz, dedim.
Bu noktaya gelmişken konuyu biraz eşeleyelim istedim. Serdar Devrim de var. Şimdi içinden «Nutuk başlıyor» diye geçirir diye düşünüp vazgeçtim.
– Köşeyazarı’na eskiden ne ad verilirdi bilir misiniz, diye sordum salondakilere.
Cevap vermekte acele etmediler. Lafın arkasını gene ben getirdim. Bu güzel ve pek misafirperver toplulukta çoğunluğu çocuklarımın yaşıtları oluşturuyordu; 50 yaş civarındalar. O köşeyazarlarını beğenmeyen yayın yönetmenleri neslinden, «genç» sıfatıyla helalleşme yaşına yaklaşmış hanımlar ve beyler.
Bir gün bu konu üzerinde hakkı olan ciddiyetle duralım. Bence çok önemli bir bahistir, konuşup tartışmaya değer. O akşam biz sohbeti, yemek müziği kıvamında tutmayı tercih ettik.
– Köşeyazarı adı nereden çıktı acaba, sualinin sözlüklerdeki cevabı nedir diye, haydi köşe kelimesiyle yapılmış deyimleri, meselleri hatırlayarak halk nezdinde bu kelimenin itibarı neymiş ona bakalım, dedim.
Gelin, sohbete siz de katılın. Bakın köşe lafını dilimiz nelere ve nerelere yakıştırmış:
l Köşe atışı, futbolda topu dışarı atana verilen bir ceza. l Köşe bucak, göz önünde olmayan, saklanılacak yer. l Köşe kapmaca, yarıştıklarınızdan daha atik davranıp onların beceriksizliğini yüzlerine vurmaya dayanan bir çocuk oyunu. l Köşe rafı, el altında bulunması gereken, kapalı dolaplarda muhafazaya değmez ıvır zıvırı koyduğumuz asma raf. l Köşeye, köşesine çekilme, etliye sütlüye karışmadan yaşama.  l Köşeye kurulmak, kendinde bir üstünlük vehmederek geçip baş köşeye yerleşmek. l Köşeye sıkıştırmak, sözü geçeni güç durumda bırakmak. l Köşeyi dönmek, kısa zamanda başarıya ulaşmanın, zengin olmanın yolunu bulmak. l Köşe başlarını tutmak, önemli mevkileri ele geçirmek.
Köşeyazarı yerine benim daha münasiptir dediğim ad da şudur: l Köşekadısı, İş yapmaktan hoşlanmayıp oturmayı seven, yerinden kalkmaya üşenen, rahatını düşünen (kimse).
Bu işin latifesi. Konu ciddî olarak ele alınmaya da değer. Bir gün de onu deneriz. 

«İstanbul’un marka değeri»
Vali Muammer Güler dünkü basın toplantısında, Bostancı’ daki terör hücresine polisçe yapılan baskını konuştu gazetecilerle.
Şu cümlesi hatırımda yer etti:
– «İstanbul’un bir marka değeri var», dedi bizim vali.
Benim anladığım, bu büyük şehre dünyanın her tarafından gelenler olur, şehrimizin adını kötüye çıkarmamaya özen göstermeliyiz, demek istiyordu.
Basın toplantısını kalemi kağıdı bırakarak seyrettim.
Üzücü hadiseyi hep birlikte yaşadık evveli gün. Dünkü gazetelerde yöneticilere ve Emniyetçilere övgüler düzülmemişti. Ne yapılır bu durumda? Hizmetin baş sorumluları konuşur ve «oparasyon»da yer alan arkadaşlarının ne kadar başarılı olduğunu anlatmaya çalışırlar.
Öyle yaptılar nitekim.
Ne var ki, anlattıkları «oparasyon»u bir kere de onlardan dinlemeye hiç ihtiyacımız yoktu. Olanı biteni, ekranda biz de saatler boyu seyretmiştik.
Dışarıdan gelenler ne gördü, ne düşündü bilemem. Polis «oparasyonu»ndan sonra, İstanbul Valisi’ni ve Emniyet Müdürü’nü dinlerken de pek mutlu değildik. İçimizden bir ses, «Yahu lafa bir yekûn çekin ki biz de size teşekkür edebilelim!» demiyordu, hayır!
Valimiz, o civardaki halkın ve görevli gazetecilerin kurallara dikkatli ve yeterince tedbirli olmayışlarından şikâyet etti.
– Kaldı ki bizim de şu şu noksanlarımız oldu, deme ihtiyacını hiç duymadı. Üç ölü (terörist Orhan Yılmazkaya da ölü ele geçirildi nihayet), yedi yaralı vardı «oparasyon»un bilançosunda.
Vali ile Emniyet Müdürünün bu sonuç karşısında tek düşündükleri, maiyetlerindeki görevlileri savunmak mı, olmalıydı?
Bence onların marifetleri yanında hatalarını da söyleyerek, İstanbullunun polisine olan güvenini biraz artırmış olurlardı. Bana, savunma telaşlarıyla bunun tam aksini yaptılar gibi geldi.
*
Gencecik emniyet âmirine çok üzüldüm. Ve ne düşündüm biliyor musunuz? Kanal D’nin polisiye dizisi Arka Sokaklar’daki komiserlerden Mesut, Murat ve Hüsnü, hatta Zeynep kız, suçlu kovalarken ve yakalarken bence fazla atak davranıyorlar. Oturduğum yerde hep söyleniyorum:
– On binlerce polisimiz var. Aralarında heyecanlı adamlar da vardır ve hayat, senaryosunu insanların yazdığı bir hikâye değildir, diye. Ya onlar gibi davranmaya heves edenler çıkarsa?
Bir de şu «oparasyon» telaffuzu. Bana «İstanbul’un bir marka değeri var!» dedirten de bu oluyor. Opera ve operet diyoruz; operatör, diyoruz da, bir operasyon’a mı dilimiz dönmüyor?

Dil Yâresi
* Nuray Mert, «Bugüne dair sorunları geleneksel bir geçmişi geri çağırarak çözmeye çalışmak, hele kadın mevzusunda sadece muazzam bir şizofreniye davetiye çıkarıyor o kadar» diyor (Radikal, 28 nisan).
Mesele yerine sorun demiş pekâlâ. Bu çirkin mevzusunda yerine de konusunda demekte nasıl bir sakınca gördüğünü anlayamıyorum.