Köşekadısının bir işi de nedir, bilir misiniz? Okurlarıyla yazışmak!

Tatilden istifade odamdaki dolapları karıştırdım. Cevapsız bırakılmış mektuptan geçilmiyordu. Bir utandım ki anlatamam!

Hayli yaşlı yazarınız tatilden döndü. Bir hafta, Silivri yakınındaki Gümüşyaka’da kız kardeşimin yazlık evinde kaldım. Deniz kıyısıdır. Bir akşam uzun yürüyüşe katıldım, bir kere de denizde batıp çıktım. Hafta sonunda herkese söylemesem de kendim idrak ettim ki, küçük torunlarım olmadıkça bana tatil haramdır.
Kalan iki haftayı gene evde, daha doğrusu masamın, kitaplarımın, eski deyişle gayrikabil-i içtinap (yani «kaçınılamaz») ortopedik bel yastıklı koltuğumun bulunduğu odamda geçirdim. Gelenim gidenim de olmayınca, gazete ve kitap okuma ertesi, boş zamanlarım oldu.
Hıh, işte bu bulunmaz fırsattır deyip birikmiş evrakımı (diyeyim ki, birikmiş okur mektuplarımı) gözden geçirme kararına vardım.
Milliyet, Gümüşsuyu, Şişhane ve Hürriyet binalarında sık sık odamı değiştirirlerdi benim. On sekiz odaya kadar saymış, sonra saymaktan vazgeçmiştim. En rahat ettiğim düzeni, Vuslat Hanım patronum (Doğan ve Sabancı) Hürriyet’in 13. katında kurdurmuştu benim için. Genişliği bir yana, depo odacığı ve aptesanesi bile olan, âdeta bir salondu. Nâdiren odama uğradığında:
-Gene tebdil-i mekân mı? diye sorardım.
Radikal’in İsmet Berkan ertesi kurulan düzeninde 10-12 metrekarelik bir odaya naklettiler beni. Yıllardır birlikte çalıştığımız sekreter kızımın işine de son verdiler. Sıfatı her ne olursa, hep bir yardımcım olmuştu Yeni Sabah’tan, yani 1957 yılından beri. Doğan Grubu’nda bir yere müdür olduğumda emrime verilmiş arabayı sonradan geri almadılar. Şoförüm Fuat, eksik olmasın sekreter açığımı kapatmak için elinden geleni yapıyor. Gelen kitaptı, mektuptu o toparlar ve hepsini eve taşırız. Birikmiş muhaberatı (kitaplar, davetler vb. de vardır mektuplara ilaveten) son iki tatil haftamda gözden geçirmeye karar verdim ve hemen harekete geçtim.
Allahın koca gâfili! Bu kararı alırken, seni neyin beklediğinden haberin var mıydı?
Zarfları açılmış, özel bir önemi olmayan yüzlercesi bir arada paketlenmiş mektuplar. Daha çok da okur mektupları. Bence en gerekli, en önemli olanları yani. Fuat Dil Yâresi’ne gelen mektupları ara sıra ayırıp verir bana. Ya diğerleri?
Nasıl sıkıldığımı ve utandığımı size anlatmakta güçlük çekerim. İki hafta boyunca okur mektuplarını konularına göre tasnife çalıştım. Allah’tan herhangi bir cevap beklemeden, dertleşme kabilinden yazanlar, beni uyaranlar veya bilgilendirenler daha çoktu. Cevap vermeyi gerektiren mektuplar da çok birikmiş. Günü gününe ele alınması gereken konular bunlar. Ve baktım, giderek azalmış bana gelen bu tür mektuplar. Haklı olarak.
Önümüzdeki günlerde geçmiş günlere dair konulardan söz eden yazılarımı görürseniz lütfen yadırgamayın. Bundan böyle gelen zarfları açmadan her gün götürüp evde okuyacağım. İstemeyerek cevapsız bıraktıklarımdan özür diliyorum.
Lafa «Hayli yaşlı yazarınız» diye girmiştim. Reşat Nuri Güntekin bir romanında «Onun benden hayli uzakta büyük bir taşın kenarına oturmuş olduğunu gördüm» der. Bahsettiğim affedilmez ihmal ve dikkatsizlik yüzünden, «hayli» ilerlemiş yaşımı da hesaba katarak, siz de beni «hayli uzakta» hissetmeyin lütfen.
Şehrin içinde rastlaştığımızda beni selamlayanlarla, bir parkta, sahil boyu sıralanan kanepelerde, bir lokantada, çeşitli toplantılarda, sinema ve tiyatrolarda sohbet imkânımız oluyor. Hissettiğim o ki, ne kadar yaşlansam ve yavaşlasam da birbirimize hâlâ çok yakınız.
Bakmayın siz, ben yaştaki meslek büyüklerinden dinozorlar diye söz etmekte sakınca görmeyen, görgü ve terbiye fukarası gazete yazarlarına. Beni en sevindiren okurlarım, rastlaştığımızda hiç tereddütsüz boynuma sarılıp «Keşke siz benim dedem olsaydınız!» diyen gençler oluyor. Aynı nesil Okan’ın programlarında da çok yakın ve sıcak davranmıştı bana.
Yalnız gençler dersem haksızlık olur. Geçen pazar günü 4. Levent’teki Migros’ta gözü beni ısıran Kabataşlılara rastladım. Biri gençti, minik kızıyla ahbaplık ettik. Yaşlıca ve yakışıklı bir bey sokuldu:
-Çocuklar ben de Kabataşlıyım.
-Kaç doğumlusunuz, dedim.
-1929.
-Ay?
-Ağustos!
-Ben senden büyüğüm, biliyor musun? Ben 29 Şubat doğumluyum. Yani altı ay büyüğünüm senin.
Sohbeti başlatmıştık. Laf hemen spora geldi.
-Ben Kabataş Lisesi takımında Suphi ile yan yana oynadım, dedi.
-Suphi sonra Fenerbahçe’de yıldız santrfor oldu.
Onu hatırlamıyor. Ama aynı Suphi tek adım atlama şampiyonu da oldu diye tutturdu. Ben de onun atletizmle ilgisini çıkaramadım.
Gazeteye gelince arandım ve Ergun Hiçyılmaz’dan öğrendim ki 1925 doğumlu Suphi Ural önce İstanbulspor’da, sonra Fenerbahçe’de oynamış. FB’deyken atletizm de yaparak uzun atlama ve 100 metrede çok başarılı olmuş. 1946’da İstanbul gol kralıymış.
Yani Kabataşlı arkadaşım (o da eski futbolcu) bal gibi haklıymış.

Bu rolü bence Cem Yılmaz oynar
Bana Kazıklı Voyvoda kimdir, diye sorsanız; bu adı biliyorum, ama kimdi deyince cevap verecek kadar değil, derdim.
Eksik olmasın Ahmet Örs, sarmısaktan söz ederken bu konuya da girdi (Sabah/Pazar. 31 temmuz 2011). Kont Drakula varmış, efsanevî kan emicilerden biri. Drakula, İrlandalı yazar Bram Stoker’in bir romanının kahramanı. Ün kazanmış, bu adla romanlar yazılmış, filmler çevrilmiş. Bu arada gerçekten yaşamış bir kan emici de var. Adı Prens Vlad. Balkanlı. Pek çok Osmanlı’nın da acayip işkence yöntemleriyle canına kıymış ve adı «kazıklı»ya çıkmış; kurbanlarını kazığa geçirterek öldürttüğü için.
İşte Kazıklı Voyvoda diye nam salan bu canavarı yeniçeriler 1476’da esir etmişler. Ve kellesi Fatih Sultan Mehmed’e gönderilmiş. Ahmet Örs sarmısağa meraklı, sarmısak da kan emicilerin en korktuğu şeymiş ya, o vesileyle bu konuya girmişti.
Ben yazısının orta yerine iliştirilen Kazıklı Voyvoda resmiyle ilgilendim. Kafasında süslü, armalı başlığı, gür uzun saçları ve bıyıklarıyla dikkati çeken bir kabadayı adam.
Görünce Cem Yılmaz’a pek benzettim bu yakışıklıyı. Muhteşem Yüzyıl’dan sonra, bu defa Fatih’i konu edinen bir dizi yapılır ve orada Kazıklı Voyvoda tipi de olursa, yapımcılara şimdiden «O rol için sakın Cem Yılmaz’dan başkasını düşünmeyin!» demek ihtiyacını duydum.

DİL YÂRESİ 
* Sevgili Dilek Kurban! Aklıselim sıfat değil isimdir; tıpkı «sağduyu» gibi. «İçişleri Bakanlığı’na zaten otoriter ve milliyetçi zihniyette olan insanlar mı seçiliyor; yoksa aslında gayet aklıselim, demokrat olmasa da sağduyulu insanlar o koltuğa oturduktan sonra mı dönüşüyor?» cümlenizdeki aklıselim kelimesinin aklıselim sahibi olması gerekirdi. Sağduyulu’nun eşanlamlısı budur çünkü. 

* Mustafa Dönmez torunlarına okumak için Timaş’ın yayımladığı çocuk masallarından alıyormuş. «Bazen özneler hayvan ve çoğul olduğunda fiiller çoğul olarak çekilmekte» diyor. Benden de söz ederek fiilin tekil kalması gerekmez mi diye, editör Şebnem Kanoğlu’na sormuş. Aldığı cevap şu:
«Bu kuralın şöyle bir istisnası var. En çok fabl ve masallarda karşımıza çıkan edebiyatta teşhis (kişileştirme) denen sanat söz konusu olduğunda özne, hayvan ya da bitki cinsinden çoğulsa yüklem çoğul olarak kullanılır.»
-Ben bu kuralı Faruk Nafiz Çamlıbel hocamın şu misaliyle birlikte anlatırım. O bize vaktiyle «Köye yaklaştık köpekler havlıyorlardı. Ve dalgalar aralıksız sahili dövüyorlardı» demek büyük yanlıştır, demişti.
Siz de Şebnem Hanım’a lütfen, açıklamasının
hangi kaynağa dayandığını sorar mısınız?

.