Köşeyazarları ne işe yarar, sualine apaçık cevabımdır

Bir sual de gazetelerin ne kadar yaşayacağına dairdi. Cevabı Semerci'de buldum: 2040'a kadarmış.

Geçen cuma günüydü. Tekin Maraşlı adlı okurumdan bir mektup aldım. İnternet, faks mektuplarından çok ben hâlâ bir kâğıda yazılıp zarf içinde gönderilmiş mektuplar alıyorum. Teknoloji özürlü biri olduğumun, okurlarım da farkında demek ki.
«Gazetelere bakmaya 10 yaşında başladığınız hesabıyla 70 küsur yıllık gazete okurusunuz. Üniversite öğrencisiyken hem radyoda, hem de Son Saat gazetesinde çalışıyordum, dersiniz. Gazetecilik kıdeminiz de 60 yılı geçmiş. Yeni Sabah’ta fıkra muharrirliğine başladığınıza göre, gazete yazarlığınız da yarım asrı aşmış maşallah! Benim için, zihnimde yer eden sualin sorulacağı en önde gelen gazetecilerden birisiniz.»
Türkçesi pek düzgün. Kullandığı kelimelere ve üslûbuna bakarak 50 yaş civarında bir okurum olabileceğini düşündüm. Mektup uzunca biraz. Sualini özetleyerek aktarmaya çalışacağım. Evet, hep yaptığım gibi bahisleri birbirinden irice noktalarla ayırarak. 

Köşeyazarlığı ne zaman, nasıl başladı? 

* Vaktiyle gazetelerin topluma bir diyeceği bulunan aydınlar tarafından, mütevazı girişimler halinde çıkarıldığını siz söylersiniz. Dediğiniz gibi, çoğu başmakale yazarıdır zaten. Peki köşeyazarlığı mesleği nasıl ortaya çıktı acaba?
-Emin Karaca’nın «Türk Basınında Kalem Kavgaları» diye bir kitabı var. (Gendaş Yayınları’ndan 1998’de çıktı.) Basın tarihine ilgi duyduğunuza göre okumuş olmalısınız. Bugünün çekişmelerini, atışmalarını mumla aratan yazı kavgalarını orada siz de dehşetle okumuşsunuzdur.
Ben o dönem gazete sahibi başyazarları, futbolda antrenörlük de yapan takım kaptanlarına benzetiyorum. Ve sanıyorum ki köşeyazarlığı açık oyuncuları, haflar, bekler gibi karşı takımı bastırmak, mağlup etmek için ihtiyaç duyulmuş yazı sporcularıdır.
Arada köşelerin zaten ünlü yazarlara emanet edilerek, gazete içeriğine anlam ve değer katma amacı güdüldüğü de söylenebilir. Bunun yakından tanıdığım bir örneği, psikoloji profesörü Sabri Esat Siyavuşgil’dir. Fıkra muharrirliği teklifi ona, Fransız yazarı Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac adlı manzum sahne eserini, çok güçlü ve renkli Türkçesiyle ve gene manzum olarak dilimize çevirmesinden sonra yapılmıştır. Cyrano diyebilirim ki Türkçeye tercümesiyle efsaneleşmiş bir eserdi. (Ben eski bir öğrencisiydim Siyavuşgil’in. Ama fikir benden çıkmadı. Yeni Sabah’a girdiğimde gazetenin üç köşeyazarından biri oydu.)
Daha çok, ünlü kalem sahiplerinden seçilen köşeyazarlarının gazete başına sayısı üçü-dördü geçmezdi. Çünkü gazetelerin sayfa sayısı da (kâğıt üretimimiz yeterli olmadığı için) 6 ve 8’den çok değildi. Refik Halid, Vâlâ Nurettin, Yusuf Ziya Ortaç, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Haldun Taner, Fikret Adil... İlk aklıma gelen edebiyatçı köşe yazarlarıdır.
Zamanla sayfa ve yazar sayıları artarken, köşelerde çeşitli alanların uzmanlarına da yer verilmeye başlandı. İktisatçılar, tarihçiler, siyasetçiler, hukukçular, kısaca her alandan düşünürler diyelim... Onlar gazete başına 8-10 ile 20’ye kadar varan köşekadıları olarak, bence gazetelere çok şey kattılar. 

Haberler gazetelerde, yorumlar dergilerde 

* «Bana, diyor Tekin Bey, gazeteler en ince teferruatına kadar haberleri vermekle yetinmeli ve sözünü ettiğiniz yazarlar ve uzmanlar da muhtemel okurlarıyla ayrı ayrı uzmanlık dergilerinde buluşmalı, gibi geliyor. Daha doğru ve faydalı olmaz mıydı? Bugünkü halleriyle gazeteleri fazla karışık ve karmaşık, mazur görün tıpkı türlü gibi içinde her türden bitki ve biraz da et bulunur bir çeşit yemeğe benzetiyorum.»
-Size katılmıyorum. Gazete, haberi veren ve taraflı veya tarafsız kalarak aynı zamanda yorumlayan iletişim aracıdır. Çeşitli alanlarda uzmanlaşmış muhabirler tarafından yazılmış da olsa, o haberlerin okur tarafından sıkılmadan okunabilir nitelik taşıması, haber metinlerinin uzun açıklamalarla uzatılmaması gerekir.
Ne demek istediğimi bir örnekle anlatmama izin verir misiniz?
Günler değil haftalardır, gazetelerimizde haber olarak geniş yer verilen bir konu da Suriye’deki kaynaşmalar, hatta devletçe işlenen katliâmdır. Sorun bir yakınınıza, Suriye’de neler olup bittiğini ve Esad’ın sonunun neredeyse geldiğini söyleyecektir, size. Dikkatlice bir gazete okuruysa, ayrıntılar, rakamlar, Ankara’nın Şam’la ilgilenişine dair haberler de verecektir.
Şimdi bir de şunu sorun:
-Peki bütün bu olup bitenlerin altında ne yatıyor? Esad’ı sıkıştıran ve Suriye’de çıkarı olan yabancı güçler mi var? Suriye halkının kökenleri, dini, kültür ve ekonomi alanlarındaki farklılıkları hakkında neler biliyorsunuz? Kısa ifadesiyle Suriye’nin altüst oluşunun altında yatan derin sebepler nelerdir?
Nasıl cevaplar alacağınızı düşünüyor musunuz? Tatmin edilmiş olmanız hemen de mümkün değil.
Aynı suali bana sorsaydınız, kendiliğimden değil, ama iki köşeyazarının açıklamalarından faydalanarak size doğru dürüst bir durum özeti verebilirdim.
Mektubunuzu aldığım 12 temmuz cuma günü Radikal’de, dikkatle, satır altlarını çizerek okuyup dosyaladığım iki köşe yazısından faydalanarak.
İlki Koray Çalışkan’ın kaleminden çıkmıştı. Başlığı «Ne Şam’ın ordusu, ne Amerika’nın yüzü» (s.10) Suriye’deki korku ve dehşet havasını anlatıyor. Hâdiseler Dara’da çocukların duvarlara yazdıklarıyla Arap Baharı’nı selamlamak istemeleriyle başladı, diyor. Esad, Mısır ve Tunus’tan gelen dalgayı durdurma niyetindeydi. Çocuklar dövüle dövüle gözaltına alındı.
Dünya, Esad sonrası Suriye’nin nereye savrulacağını kestiremiyor. Suriye elitleri Alevilerden oluşur. Sünnîler toplumun alt kesimidir. Irak’ın Sünnîler, Suriye’nin Alevîler tarafından yönetilmesini isteyen de Osmanlı emperyal sistemiydi.
Ama Esad sonrası Suriye’de bir iç savaş çıkması olasılığı düşük, diyor ve açıklamalarına Erdoğan’ın Esad’a gönderdiği mektubun neden etkili olduğunu açıklayarak devam ediyor. (Bu aydınlatıcı yazıyı mümkün olsa da bütünüyle aktarabilsem.) 

Bu konuda ikinci yazı aynı gün gene Radikal’de (s.12) Murat Yetkin’in kaleminden çıkmıştı. «Adeta Ankara’dan Riyad’a dek bari ramazanda yapmayın! uyarıları, Esad’ın ordusunu aksini yapmaya sevk etmiş gibiydi, diyor. Davudoğlu’nun ardından Şam’a giden Birleşmiş Milletler temsilcileri de aynı muameleye maruz kalmış oldu.» Yazının başlığı da zaten «Esad herkesle dalga geçiyor» idi.
Esad’ın Tahrir Meydanı’nda olup bitenlerden ders aldığını söyleyen Murat, «Suriye liderinin elini güçlendiren bir etken de yönetimde bir çatlak olmaması» diyor; bu hâlin sebeplerine değiniyor. Bu kalkana rağmen rejimin «sürdürülebilirliği sınırlıdır, ama kısa sürede bitmeyeceği de ne yazık ki görülebiliyor.» 

Basının geleceği 
* Yazıların bütünlüğünü bozarak da olsa, bir ölçüde fikir verebildiğimi sanıyorum. Gelelim okurumun son ve hayli anlamlı sualine:
«Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada basının geleceğini nasıl görüyorsunuz?»
-Bu sualinize de köşeyazarı Yavuz Semerci’nin (Haber Türk, 10 ağustos) bir yazısından faydalanarak cevap vereyim. O da INMA’nın (International Newsmedia Marketing Association) verilerinden faydalanmış.
Apple, Google ve Microsoft ile gazetelerin baş edemeyeceği düşüncesine varmış. Tarihler de veriyor (aynı raporlardan alarak): «Gazetelerin ömrü ABD’de 2017, İngiltere’de 2019, Danimarka’da 2023, İspanya, Rusya ve Türkiye’de 2036 yıllarında, bütün dünyadaysa 2040’ta sona ermiş olacak.»
O zaman neler olacağını siz, demek ki nihayet 2040 yılında yaşayarak göreceksiniz. Ben hiç değilse gazetesiz bir dünyada yaşamayacağım için, itiraf ederim ki memnunum. Şu sırada masamda, okunmak üzere beni bekleyen gazeteler tomarını ölçtüm, yüksekliği 10 santimi geçiyordu. 2040’ta yaşasam ne yapardım kestiremiyorum.
Müsaadenizle üzerinde de durmuyorum.