Kübra Gül'den bir ricam var

Yeşilköy'deki İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi'nin bir bölümünde televizyon çekimleri yapıyoruz. Tolga Gariboğlu'nun takımıyla, Beşe Gidenden Akıllı Mısın? adlı bir bilgi-yarışması programı.

Yeşilköy'deki İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi'nin bir bölümünde televizyon çekimleri yapıyoruz. Tolga Gariboğlu'nun takımıyla, Beşe Gidenden Akıllı Mısın? adlı bir bilgi-yarışması programı.
Bayrama doğru işler pek sıkılmış, bunalmıştık ki, biraz tatil dediler de ferahladık. Sebep? Efendim Cumhurbaşkanımızın kızı Kübra'nın düğünü aynı Merkez'de yapılacakmış. Salonun misafirleri ağırlamaya hazırlanması için zamana ihtiyaç varmış.
– Ne âlâ, yaşasın Kübra Gül, dedik sevindik. Düğün yarın. Ona ve eşine şimdiden mutluluk dileyelim.
*
Davetli sayısı, düğünün kaç paraya mal olacağı gibi önemli ve gerekli (!) bilgilerin de verildiği haberde, İtalya'da yayımlanan bir kitaptan da söz ediliyordu.
Eski televizyoncu, şimdi Avrupa Parlamentosu'nda İtalyan sosyalistlerinin temsilcisi Lilli Gruber yazmış kitabı; adı Figlie dell'Islam (İslam'ın Kız Çocukları) imiş. Haber Reha Erus'un (Hürriyet, 11 ekim).
Lilli Hanım kitabında, Hayrünnisa Gül ile yaptığı mülakatı da anlatıyormuş. Ne zamandan beri örtündüğünü sormuş. Hanımefendi, «13-14 yaşındayken» diyor. Kimsenin zoruyla örtünmediğini, kızını da örtünmeye teşvik etmediğini söylüyor.
Hanımefendi, bu yıl diplomaların verildiği platformda, toplum içinde yasak olduğu için, Kübra'nın diplomasını tribündeki babasına verdiklerini, böyle aktarmalı bir işleme gerek görüldüğünü de anlatmış Lilli Gruber'e.
Gruber diplomadan, Hanımefendi'nin mesele olacak türbanı konusuna da geçiyor. Bu demektir ki, Cumhurbaşkanı Gül bundan böyle gideceği yabancı ülkelerde halka, bir taraftan da, türbanı sebebiyle törenlerde yer alamayan Hanımefendi'nin yalnız kocası olarak tarif edilecek.
Benim Kübra Gül'den bir ricam var. Besbelli, bu türban meselesinin çok rahatsız ettiği Türk kadınlarından biri de o olacak. Konumu itibariyle insanlarımız, onu nelerin, kimlerin, nasıl rahatsız ettiğini merak edecek. Geleceğin tarihi de Türkiye'nin türbanla ne alıp veremediği olduğunu anlamak isteyecektir.
Kübra Gül, bu hadisenin notlarını, belgelerini şimdiden derlemeye başlasın. Torunlarımızın çocukları bu sevimsiz hikâyeyi onun kaleminden okumak isteyeceklerdir.
TELAYNAK

  • Kanal D'de Binbir Gece'yi seyrediyoruz. Jönlerimizden Onur Bey hakkında yalan ve çirkin haberler yaymış bir kadın, suçunu bir televizyon kanalında itiraf ediyor. O haberleri ben uydurdum, diyor. Bütün ilgililerin mutlaka görmek, dinlemek istediği, çok önemli bir açıklama bu.
    Nitekim herkes birbirine telefon ederek:
    – Aman televizyonu aç, diyor.
    Hepsi, hiç tereddütsüz kumanda cihazının bir düğmesine basıyor ve açıklamayı seyretmeye başlıyor.
    *
    İyi de, açıklamanın hangi kanaldan yapıldığını nasıl biliyorlar? Bunun bir tekniği var da, gene ben mi bilmiyorum?
    Televizyonda bir Belçikalı
    Televizyonla ilişkimizi en az kelimeyle nasıl anlatabiliriz diye düşündüm.
    – Hemhal olduk desek, bundan ne anlarsınız?
    Hemhal, «Aynı durumda olan, bir halli, haldeş» demek. Muallim Naci., «Âdemin halini hemhâli bilir» diyor.
    Bir deyim geliyor aklıma. «Herkes, hepimiz, hepiniz aynı durumdayız. Bu, öyle imrenilecek, heves edilecek bir durum da değil» anlamında söylenir:
    – Turhallı, bir hallı, deriz.
    Aynı şeyi bin kere düşünür, dinleyen olursa bir o kadar da söylerim. Son zamanlarda televizyonun başlıca görgü kaynağımız haline geldiğini tutturdum. Kim televizyondan söz edecek olsa, ben bu lafı araya şıkıştıracak boşluk beklemeye başlıyorum.
    Ayverdi Sözlüğü'nde görgü kelimesinin güzel bir tarifi var. Buraya aynen alacağım.
    GÖRGÜ i. «Bir kimsenin bilgi ve anlayışının artmasına, görüş ve kişiliğinin gelişmesine yardım eden her türlü olay ve tecrübeden kazandığı davranış inceliği; insanlarla ilişkide gerektiği yerde, gerektiği gibi davranma meziyeti.»
    Başka anlamları da var kelimenin. Ben görgü derken bu ilk anlamı kastediyorum.
    *
    Televizyondan neyi hak edersek onu alıyoruz, sahiplenmeye ehil olmadığımızı kaybediyoruz.
    Bu iletişim aracı benim için, her şeyden önce, daha çok sayıda insanla ilişki kurma imkânı demek. Nitekim sohbet programlarının her çeşidini dinlemeye çalışıyorum. Ciddî tartışmalardan, ağır başlı mülakatlardan yarenliklere, kimi zaman hatta sululuklara kadar.
    Olmadık yerde, aklımdan geçmeyen konularda dinleyerek, düşünerek bilgiler ediniyorum. Okumanın bir çeşidi gibi gelmeye başladı bana.
    Bir örnekle söyleyeyim.
    Mine Kırıkkanat, Kiosk adlı programda biri Yunanlı, diğeri Belçikalı, Türkçe bilen iki gazeteciyle konuşuyor.
    Yunanlıyı da dinliyorum, adı Andrea, sevimli bir genç adam. Ama Belçikalı sanki başka bir dünyanın adamı. Büyük bir rahatlıkla diyor ki:
    – Bizde de polis, Belçika bayrağını yakan olursa yakalayıp cezalandırır. Çıkan dumanla çevreyi kirlettiği için. (Bunda milleti tahkir suçu aranmaz, demek istiyor. Ama Valon ve Flaman bayrakları yakılırsa, durum değişirmiş.)
    – Bir millî maçta söylemeye başladık, baktık ki aramızda Belçika millî marşını söylemeyi doğru dürüst bilen yok. Vazgeçtik.
    – Belçika bir federasyon, dört ayrı devlet sayılır. (Ben Valonlar, Flamanlar ve Brüksel Eyaleti, diye biliyordum.) Üç de resmî dili var: Flamanca, Fransızca ve Almanca. Ama silahlı çatışma, ayrılma gibi bir ihtimal asla söz konusu değil.
    – Ben size bir şey söyleyeyim mi? Belçika'nın millî kahramanları Ten Ten gibi, Red Kit gibi çizgi-roman kahramanlarından ibarettir, farkında mısınız?
    Belçikalı tanıdıklarım da olmadı değil. Demek ben hiçbiriyle, kendilerini ne gözle gördüklerini konuşmamışım. Adamın, onlar gibi düşünmeyenleri, bu arada biz Türkleri küçümser gibi bir hali de yok değildi.
    Bu buluşma için Mine'ye teşekkür ederim. Televizyona da... Yeni şeyler öğrendim.