Kulağım basında, dinliyorum

Bakmayın siz benim yaşıma; eskinin her şeyini metheden, yeni olanda zemmetmedik yan bırakmayanlardan değilim. Basın-yayın konularında da öyle.

Bakmayın siz benim yaşıma; eskinin her şeyini metheden, yeni olanda zemmetmedik yan bırakmayanlardan değilim. Basın-yayın konularında da öyle.
Sabah Grubu'na el konuldu ya, kısa sürede söylenmedik laf, edilmedik iftira, hatta küfür kalmayacaktır.
Hukukî zorunluluk da olsa, gazetelere, televizyonlara şu veya bu şekilde müdahale edilmesi hoş bir şey değildir. Ama basın-yayın özgürlüğü, bu ticaret sektörünün diğerlerinden farkı, imtiyazı, dokunulmazlığı vardır anlamına da gelmez elbette.
Ama bu vesileyle, biz istesek de istemesek de, basın-yayın dalında patronluk kurumu ve iletişim dünyasının malî yapısı, bir kere daha gündeme gelecektir. Bu alana girmiş sermeye, elbette farklı bir gözle değerlendirilecek, iş dünyasına hâkim ilke ve ölçülerden ayrı mihenklere vurulacaktır.
Benim, en uzun süreli patronum, eski Yeni Sabah gazetesinin sahibi Safa Kılıçlıoğlu'ydu; otuz küsur yıl... Son yirmi üç yılda ortaktık amma, büyük patron hep oydu. Bizden, ölünceye kadar hep aynı saygıyı gördü.
Asabî, öfkesi burnunda (Vehbi Koç'un deyişiyle «o.u cinli»), kavgacı bir adamdı. Babıâli'nin sevilen patronlarından biriydi, diyemem.
Gazetesini kapatmadan önce bizi kovmuştu. Haftalık çıkaracağımızı öğrenince, gene birlikte çalışalım istedi.
– Tamam, dedim; ama sahibi olarak sizi göstermeyelim.
Bir duraladı.
– Darılmayın, çok çeşitli çağrışımlar yapacaktır.
Bizi arayanları bağlamayın diyerek, bir kaç saatliğine halvet olduk o gün. Bir ara o gözyaşlarını tutamadı, ân oldu ben kalkıp onun boynuna sarıldım... Halvetin sonunda:
– Sözümü geri aldım. İlk dediğim için de beni bağışlayın, dedim. Ve yirmi küsur yıl, sesimizi hiç yükseltmeden pekâlâ iyi geçinerek çalıştık.
Benim, gerçekleştirenler arasında yer almakla gurur duyduğum Meydan Larousse Lügat ve Ansiklopedisi'nin yayımı da bu dönemin eseridir.
*
Safa Bey'le halvet olduğumuz 1965 yılında, anlattığım tartışmanın sonunda ben bir karara varmıştım:
– Ortaklıkmış, patron-işçi düzeniymiş, ne olursa olsun, bundan böyle «gözümün tutmadığı» biriyle çalışmayacağım.
Bir fasıladan sonra basın-yayın dünyasına döndüğümde de, aynı kıstasa bağlı kaldım. Başta göz terazimin dediği; sonra benim vazgeçilmezim kavramlarda, kurumlarda, değerlerde buluşma; ve insanlar arası ilişkilerin olmazsa olmaz şartı, sevgi!
Binlerce kişi arasında kaybolduğum zaman bile, nirengi noktamı kaybetmedeğim için halimden memnunum.
Basın-yayın dünyamızın halinden de hoşnudum. Yaşlı insan bencilliği dedikleri de bu olmalı.
İki güzel İstanbul haberi
Belediye konusunda günah çıkarmakla kalmayalım da, şehrimizin dertleriyle yüksek sesle de dertlenelim.
Önce iki iyi haber. Belediye Başkanı'mız Kadir Topbaş'tan aldım da, toplantıdaki gazeteci arkadaşlarımı atlatmış olmayayım diye, yazmakta acele etmedim.
Yıllar önce burada da konuşmuştuk. İstanbul kültür Vakfı'nın, Şakir Eczacıbaşı'nın gayretiyle başlattığı, ama tamamlayamadığı, Ayazağa yolundaki büyük Kongre ve Kültür Merkezi'nin kaderi belirlenmiş. Hayırseverlerimizden Hüsnü Özyeğin, Belediye Başkanı'na «İzin verirseniz o merkezi ben tamamlayayım, İstanbul'a hediyem olsun» demiş.
Benden size teminat: Özyeğin dediyse bunu, iki yıla varmaz, o sahiden devâsâ kültür külliyesi tamamlanacaktır.
İkinci iyi haber, gene hayırlı işinsanlarımızdan Başaran Ulusoy'dan gelmiş. Evet, Topbaş'a o da, Sütlüce Kültür Merkezi'ni tamamlama teklifinde (daha doğrusu vaadinde) bulunmuş.
İkisinin de ömrüne bereket!
*
AKM'nin (Atatürk Kültür Merkezi) yıkılıp, yerine büyük ve anıtsal bir opera binası yapılması konusunda mutabık değiliz. Başkan, «Yerine daha iyisi yapılacaksa, yıkılsın!» diyor.
Benzer o kadar çok yere ihtiyacımız var ki, ben diyemiyorum.
Lütfi Kırdar civarında bir kongre vadisi yaratma niyetini, bilgilendikten sonra konuşalım.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Erol Yetişen)

  • Kimya mühendisi okurumun notunu aynen aktarıyorum. İlave bir şey söyleme ihtiyacı duymadan.
    – «Bugünkü Milliyet gazetesinin (3 nisan) sürmanşetindeki zekâ makinesinin tanıtımında <5 farklı zekâ oyunu ve 11 farklı versiyon> ifadesini okuyunca, dilin yanlış kullanımında sınır tanınmadığını yüreğim burkularak gördüm. Bir süredir 7 farklı (veya değişik) ülke, 15 farklı (veya değişik) şehir gibi ne idüğü belirsiz laflar ortalıkta dolaşıyordu. Ülke ve şehirlerin bitişiği ya da iç içe olanı mı var ki; farklı olanı da oluyor?
    Milliyet'in reklamına gelince: Zekâ oyunları zaten birbirinden farklıdır, belki kategori ya da gruplar altında birleştirilebilir, ki bu durumda bile 5 farklı kategoride zekâ oyunu denmez; 5 kategoride zekâ oyunu demek yeterli ve şık olur. Dehşetengiz olanı ise, 11 farklı versiyon! Evet, farklı versiyon! Birazcık Fransızca bilip de versiyon'un fark anlamı içerdiğini bilmeyen yoktur. Türkçe'ye de aynı doğrultuda yerleşmiş bir kelimedir.
    Bu gibi örneklerle basın, dilimizin kullanımını sürekli aşındırıyor.»