Kürsü performansında Meclis'in cuma toplantısında oyunuzu kime verdiniz?

Cuma günü bütün bir öğle sonunu, Meclis’teki Kürt (ve dahi demokrasi) açılımı konuşmalarını dinleyerek geçirdik. Dünkü Cihannüma’da benim, Meclis konuşmalarının bir kısmından edindiğim izlenimler vardı. O yazıyı bitirip, Melek sayesinde teknolojiden faydalanarak gazeteye ulaştırdıktan sonra da Meclis’ten canlı yayını seyrettim.
Ve düşündüm.
CHP milletvekilleri, Erdoğan’ın konuşmasının bir yerinden fazla rahatsız olduklarını belli etmek için herhalde, belki de sadece infial ederek (yani «gücenip kırılarak, fazla etkilenerek») Meclis’i terk ettiler.
Toplantı konusunda bugün gazetelerde kimbilir neler okudunuz ve okuyacaksınız. Bence heyecan verecek yeni bir şeyler öğrendiğimiz veya konuşmalar sayesinde düşündüğümüz, duygulandığımız, eski bir deyişle ehemmiyeti ile mütenasip («önemiyle uyumlu») bir toplantı değildi.
Asıl amacım aralarında konuşmak, adamakıllı sıkışmış düğümü nasıl çözülebileceği konusunda el ve akıl birliğiyle yeni formüller bulmak, tıkanıklığı ne yapıp edip gidermek ve çözümlere yol açabilmek için gerekenleri kararlaştırmak olmadığı çok belliydi. Bir araya gelmekten, birlikte konuşup ortak fikirler üretmekten çok, uzak insanlar ve gruplar arası bir buluşma olduğu o kadar açık ve belliydi ki...
Toplantı filan değil, bu apaçık bir gösteriydi ve bir arada yapılmasından maksat, bu haliyle daha etkili olması ihtimaliydi.
*
Sorabilirsiniz, peki başından sonuna kadar niye seyrettin, dinledin seni tatmin etmeyen, hatta pek de ilgilendirmeyen o konuşmaları, diye?
Şimdi bakın! Ben bir pazar sohbeti yazıyorum. Cuma günü kıt vaktimden bir kısmını o toplantıyı dinleyeceğim diye harcadım.
Haydi gene o toplantıdan ve çoğu bir işe yaramaz konuşmalardan söz edelim derseniz, hiç işime gelmez. Ama benim de size bir teklifim var. Ciddî yanını köşekadılarının şerh ve tefsirlerini okuyarak, ekran bülbülü biliminsanlarının ekranlardaki yorumlarını dinleyerek hatmettiğiniz o konuşmaları yapanlar üzerinde duralım. Bir başka deyişle, o Meclis toplantısının hatipleri üzerinde.
Farz edelim ki sizler ve ben, bir televizyon yarışmasının jüri üyeleriyiz. Bu adla anılan yeni bir iş alanı var ya, biz de o mesleğin yetenekli mensuplarıyız. Bizim not vereceğimiz yarışmacılar da, şarkıcı türkücü olmasa bile ses sanatçılarından sayılır.
Siyasetçi hatipler olarak onları, bu açıdan ölçelim, biçelim ve ayrı ayrı hepsine birer not verelim. Jüride Türkçe’yi iyi bilen, görmüş geçirmiş, bize katılırsa televizyon kanallarından teklifler almamızı sağlayacak biri de olsun isterseniz, Bülent Ersoy’u çağıralım bizim takıma. O hanım kızımın bütün şöhret ve ihtişamına rağmen bana sevgisi ve «hörmeti» vardır. Umarım reddetmeyecektir. Ne diyorsunuz?
*
Hep bildiğiniz gibi, siyasette liderliğin önde gelen lazım şartlarından biri de hitabet’tir. Gelmiş geçmiş tarihin büyük şahsiyetlerinin başlıca marifet ve meziyetlerinden biri olan hitabet.
Eski Yunan’dan bu yana, siyasetin büyük hatiplerini bildiğimizi sanırız. Fénelon «Yunanlılarda her şey halka, halk da söze bağlıdır» demiş. Perikles, Demosthenes, o devrin hatipleri. Roma’nın Cicero’su. Fransa’nın Mirabeau’su, Danton’u vd...
Bizim tarihimizde, Tanzimat öncesi bir hatip bilir misiniz, deseler; verecek pek bir cevabım yok doğrusu. Oğuz Han, Yıldırım Bayezid, Yavuz Sultan Selim diyenler olur. Ben Atatürk’ü de etkilemiş bir hatip olarak Ömer Naci’yi biliyorum. Yakın tarihimizde varsa yoksa Hamdullah Suphi Tanrıöver. Onu hem tanıdım, hem de Eminönü Halkevi’nde üniversite öğrencilerine hitap ederken dinledim. Evet, kürsüde günlük hayatta olduğundan farklı biriydi. Dinleyiciyi etkileme gücü de vardı sahiden.
Atatürk’ün bir meziyeti de hitabet gücüydü, diye bilinir. Onun radyodan verilen bir konuşmasını dinlediğimde ilkokul 3’üncü sınıftaydım. Samsun’daydık. Evin önünde çocuklarla bilye oynuyorduk. Yıl 1937. Gürültü ediyorduk demek ki, pencere açıldı ve babam:
– Hişt, çocuklar! Gürültü etmeyin, dedi, radyoda Atatürk konuşuyor.
Sordum ve o gece babamla gene Atatürk’ü konuştuk. Sesinin, yükselttiği zaman tizleşmesini severim. Bence en etkileyici yanı sesidir. Çocukluk bu, belki de onun en bildiğim yanı sesi olduğu için, hep böyle derim.
*
İsmet Paşa’nın hitabetinden çok, konuşma metinlerinden etkilenirdim. Benim hatırladığım, Türkçe’yi en iyi yazan ve konuşanlardan biriydi İnönü. Kendisiyle konuşma şansım de oldu. Meclis konuşmalarından bugün bile, tekrar edebileceğim vecize değerinde, şiir kıvamında cümleler var hatırımda. Hâlâ unutmadığım... Ama o, hitabetten de önce Türkçe’nin büyük ustalarından biriydi.
Demokrasi döneminde dikkati çeken bir siyasetçi Faik Ahmet Barutçu’ydu; sevimli Karadeniz ağzıyla. Türkçe’de de behresi olan bir diğeri Samet Ağaoğlu. Çok beğendiğim, bütün kitaplarını okuduğum bir yazar. Değerli bir dostumdu.
1950 ertesi çok partili düzenin parlak hatibi Adnan Menderes’ti. İsmet Paşa’nın Meclis’te, onu da benzettiği olurdu. Ama Adnan Bey, kürsüde romantik konuşma örnekleri veren bir hatipti; seçmenin her çeşidini etkilerdi. Bir seçim kampanyasının 17 gününü birlikte geçirdik, diyebilirim. Dinleyicileri etkilerdi.
*
Meclis’teki açılım toplantısının hatiplerine gelince, ben düşündüğümü özetleyerek söyleyeyim. İkinci bir uzun programa dönüştürmeyelim.
* Ahmet Türk’ün bir iddiası zaten yok. * Devlet Bahçeli hakkındaki düşüncelerimi ve duygularımı yazdım. * Deniz Baykal yakışıklı adam. Kürsülere yaraşır. Dört dörtlük Türkçe’si var. Mantık zaafı yoktur. Bilgili ve Allah için tecrübeli. Niçin yeterince etkili değil, sualinin içinden çıkabilmiş değilim. Ben «mizacen» muhalif bir adamım. Ama cuma günü Meclis’in en başarılı, parlak, etkili hatibi Tayyip Erdoğan’dı.