Kürsüde saygınlık ve güzellik

Benim gibi, diploma alacak kadar hukuk okumuş birine, Türkiye'de de cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesini düşünüyoruz, deseniz, size hemen soracaktır:</br>&#8211; Başkanlık sistemine mi geçiyorsunuz?

Benim gibi, diploma alacak kadar hukuk okumuş birine, Türkiye'de de cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesini düşünüyoruz, deseniz, size hemen soracaktır:
– Başkanlık sistemine mi geçiyorsunuz?
Muhatabınız, başkanlık sisteminin hangi ülkedeki uygulamasını tercih ettiğinizi de soracaktır. Amerika'daki düzen mi, yoksa Fransa'nın yarı başkanlık sistemi mi?
Birkaç gündür gene «tezkere» krizine girdik. İtiraf ederim ki, benim için de dünün önemli haberlerinden biri, TBMM'ye 1973'ten bu yana ilk defa bir hanım milletvekilinin başkanlık edecek olmasıydı. Bakan olanı çok gördük. Hanım başbakanımız da oldu. Benim için bu defa anlamlı ve önemli olan, Meclis Başkanlığı makamına oturacak milletvekilinin hanım olması değil, kendisiydi. Rahmetli Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu'nun, duruş ve davranışlarındaki soyluluğu gurur duyarak takip ediyorum.
Dünkü programımda TRT'yi açıp, Meclis toplantısını, (ve daha çok da) oturumu yöneten Meclis Başkanını dinlemek vardı. Toplantıyı takip ettim. Bütün saygınlığı yanında, Meclis Başkanı çok da güzeldi.
*
İsabet ederek referandum üzerinde duran Milliyet, dünkü manşetinde «Vatandaşın kafası karışık» dedikten sonra, asıl gerçeği iç sayfada söylüyordu: «Referandum mu, o da ne?»
İnsanlarımıza sormuşlar. Referandumla kendilerine sorulacak sualin ne olduğunu bilenlerin oranı çok düşük. Çoğu «Cumhurbaşkanı seçimine dair» demekle yetinmiş. Bana sorsalar, ne cevap verirdim diye düşündüm. Herhalde derdim ki:
– Halkımız, Meclis'teki temsilcilerine, siz bu cumhurbaşkanı seçme işini öğrenemediniz gitti, deme ihtiyacını duymuş olabilir. Haksız da sayılmazlar. Geçmişte kaç cumhurbaşkanlığı seçimi gösterebilirsiniz, ki bir krize dönüşmüş olmasın?
Suali soran genç meslektaşımdan, beni şu konuda da aydınlatmasını rica ederdim:
– Pazar günü sandık başına gidecek olan seçmene, evet veya hayır demesi için, kendine sorulacak sualin ne olduğunu, siz ve ben (biz gazeteciler) yeterince anlatabildik mi? «Hayır» anlamına gelen kahverengi oy pusulasını atmaz da, «Evet» demek olan beyaz pusulayı atarsanız sandığa, şunlar şunlar olacak dedik mi?

  • Milletvekili seçimleri dört yılda bir yapılacak. l Cumhurbaşkanını beş yıl için halk seçecek. l Meclis'te kararlar, üçte birden az olmamak şartıyla, mevcut üyelerin salt çoğunluğuyla alınacak. l Cumhurbaşkanlığı süresi beş yıla indirilmiştir. Bir kimse iki kereden çok seçilemez.
    Dil Yâresi
  • Betül Keniş, «Bir bilgi türü olarak Mitik Bilgi kelime grubunun mitoloji ile ilgisi yorumunu getirdim. tanımını yapmam sizce de doğru olur mu?» diye soruyor.
    Cevap vermeye çalışayım.
    Mit kelimesini Fransızca'dan (mythe) almışız. Bu aileden mitoloji («mitler, efsanelerin bütünü»), mitolojik (sıfatı) kelimelerini de benimsemişiz. Yunanca mitos'u da kullanıyoruz «mit» anlamında. Mitleştirmek diye («Yüceltmek, mit durumuna getirmek» anlamında), Türkçe bir kelime de üretmişiz.
    Siz şimdi bana mitik (mythique, «mitlere dair, efsanelerle ilgili») kelimesini de alsak mı, diye soruyorsunuz. Bana en ters gelen suallerden biri de budur.
    Türkçe'de karşılığı olmayan bir kavramı, bir eşyayı, bir adı, sıfatı alıp kullanmak zorunda kalıyoruz; karşılığını bulma, gerekiyorsa icat etme yöntemlerini geliştiremediğimiz için, böyle çoğu zaman kendimizi o kelimenin ailesini topluca benimsemek zorunda hissediyoruz. Büyük yanlışlarımızdan biridir bu; şikâyet konusudur.
    Ben, mit'i benimsemek zorundaysak, bu kökten Türkçe kelimeleri kendimiz üretmeliyiz, diyenlere katılıyorum. Bunun aksini yapmak, dilden dile değişen çeşitli dilbilgisi kurallarıyla Türkçe'yi çorbaya döndürmek anlamına gelir, diyenler gibi düşünüyorum.
    Avantaj'ın (avantage) tam karşılığını bulamadık ve telaffuz edildiği gibi Türk imlasıyla yazarak kullanmayı tercih ettiysek, orada durmak, «avantajlı» karşılığı olarak avantajö (avantagenx), «avantajlı olarak» yerine avantajözman (avantagensement) demeye başlamamalıyız.
    Sinemanıza ne ad verirdiniz?
    Bazen bir haberi okuyunca, durup sandalyeme yaslanır, hoşuma giden, beni mutlu eden o üç beş satırın tadını çıkarmaya bakarım.
    Ankara'dan verilmiş bir haberdi. Çoktandır başkente gitmiyorum. Bahçelievler'deki Büyülü Fener Sineması külliyesinden veya manzumesinden de haberim yoktu. (Haberde kompleks kelimesi kullanılmış. Sabah, 13 ekim.) Üç ayrı salondan oluşan bir bütünmüş.
    Bu üç salona, bir anketle seyircilere danılışılarak, üç büyük sinema sanatçımızın adları verilmiş: Atıf Yılmaz, Türkan Şoray ve Şener Şen salonları, diye...
    On yıl geçmiş aradan. Salon sayısı altıya çıkarılmış. Bunların da adları Tarık Akan, Atilla Dorsay ve Yavuz Turgul salonları.
    Gel de keyiflenme! Fikir güzel, seçilen adlar daha da güzel; bu itibarı hak etmiş adlar, altısı da.
    Param olsa, bir külliye de ben kurardım; adı ebedîleştirilecek sinemacılarımızın sayısı elbette bu altılıdan ibaret değil.
    Gerçekleştirilmiş ve hayal edilen soylu güzelliklerden alınan hazdır bu. Arada buna da ihtiyacımız var.