Kürt ile Türk'ün benzer yanı

Alaturka pazarlık, derim ben buna. Kimseyi küçümsemediğimi ifade için, anlatmaya kendimden başlayayım.

Alaturka pazarlık, derim ben buna. Kimseyi küçümsemediğimi ifade için, anlatmaya kendimden başlayayım.
Gülseren Hanım'la alışverişe gideriz. Diyelim bir termosa ihtiyacımız var. Bakarız. Ben, gözüm tuttuysa ilk iş olarak fiyatını sorarım. Satıcı söyler bir fiyat... Daha ben cevaba davranmadan, Gülseren Hanım düşüncesini bana söylercesine, ama yüksek sesle bildirir:
– Ben termosu beğendim. Fiyatı da korktuğum gibi değilmiş, doğrusu...
Çıkarız oradan ve bininci defa aynı şeyi konuşuruz:
– Acelen nedir, a güzelim kadın? Gene benden değil, satıcıdan yana çıktın.
Yani «Sen çeneni tut biraz, ki ben sana dönüp, iyi de fiyatı el yakar cinsten, filan gibilerden bir laf edeyim. Belki biraz indirirler fiyatı.» demek istiyorum.
Alaturka pazarlık dediğim bu. Milletvekili veya bir ilin, ilçenin belediye başkanı durumunda olan Bizim Kürtler'e kulak veriyorum. Nerede konuşsalar fazlaca yukarıdan aldıklarının hepimiz farkındayız.
Şimdi onlardan beklenen, sahiplenerek, pohpohlayarak PKK'lıları yüceltmeleri değil. Ne yani?
– Bırakalım onlar cinayet işlemeye devam etsinler. Biz, vuruşma sesleri gelmeyen kapalı bir yerde buluşup, konuşmaya başlayalım, denmesini mi bekliyorlar?
Aklı başında siyasetçi Ahmet Türk, «Bir elinde gül bir elinde balta. Gülü halka koklatıyor, baltayla biz halkın temsilcilerini ve partiyi yok etmeye çalışıyor» diye, Başbakan Erdoğan'a güvenmediğini anlatmaya çalışıyor. Alttan almayacağını, hizaya girmeyeceğini göstermekten de geri durmuyor:
– Ne Anayasa Mahkemesi'nin açtığı dava, ne savcıların dokunulmazlık tehdidi bizi ilgilendirir, biz cezaevinde yatmasını da biliriz, diyor.
Bunu böyle söylemekle, karşısına aldıklarını ürkütemeyeceğini o da bilir. Ben söze başlarken, bile bile böyle deyişinin temeldeki sebebini, o iki kelimeyle ifadeye çalışmıştım yukarıda.
– «Alaturka pazarlık» alışkanlığımızdan vazgeçmediğini PKK ve taraftarlarına göstermek istediği için...
Yüzden aşağıya alamayacağını bildiği malın pazarlığına yirmi beşten başlamayı açıkgözlük sanan bir yanımız var ya! Hani en can alıcı meselelerde bile bizi zarara uğratan... Görüşme, bir konuda anlaşma deyince Kürdün de, Türkün de aklına ilk gelen bu oluyor.
Siz, farklı olduklarını mı sanıyordunuz onların?
Suudî bahşişi 150 000 dolar
Görgü
Dünkü gazetelerde bir haberin kahramanı olan El Suud, bir önce hükümdar olanın oğluymuş; bu sebeple Prens el Suud diye anılıyor.
Çoluk çocuk, dostları ve yardımcıları 24 kişilik bir kafile halinde Bodrum'daki bir otelde on bir gün kalmışlar. Tatillerinden memnun imişler. Otelden ayrılmadan önce Prens, onlara hizmet eden otel çalışanlarına birer zarf dağıtmış. Otuz adet kapalı zarf; bir zarf da hükümdarlık ailesinin güvenliğinden sorumlu olan jandarma subayına verilmiş.
Haberde adı verilmeyen subay, zarfı açmadan götürüp Bölük Komutanı Ergun Cebeci'ye vermiş. İçinde 5 000 dolar bulunduğu anlaşılınca, binbaşı zarfın Prens'e geri verilmesini istemiş.
Prens zarfı almışsa da, niçin geri verildiğini anlamakta güçlük çekmiş. Subay açıklamış:
– Siz bizim konuğumuzsunuz. Sizin güvenliğinizi sağlayarak biz görevimizi yaptık. Zarfı bir davetiye sanarak ve size karşı bir saygısızlık olmasın diye almıştım. Lütfen ısrar etmeyin, demiş.
Prens de o zaman «Sizi kırdıysam özür dilerim!» diyerek ve sarılıp öperek teşekkür etmiş subaya. «Ben Bodrum'u ve Türkiye'yi ikinci vatanım sayıyorum» demeyi de ihmal etmemiş.
Pekâlâ! Görgü açısından Prens'in elçilikten veya otel yönetiminden birilerine danışarak bahşiş dağıtması daha doğru olurdu. Bahşisi kabul etmeyerek bizi gururlandıran subay ile komutanı, bu protokol kazasının gazetelerde haber olmasını da önleyebilseydiler eğer, görgü açısından onları bir kere daha kutlamamız gerekecekti.
Dil Yâresi
İnternet'e karşılık

  • Ali Püsküllüoğlu sözlük yazarlarının önde gelenlerinden biri, bilirsiniz; yayımlanmış sözlüklerinin sayısı açısından da, ben yanılmıyorsam bir rekortmendir.
    Bana yazmış, gözden kaçırdığım bir kelime teklifi konusunda dikkatimi çekiyor:
    – «Söz konusu ettiğiniz internet'e karşılık olarak, birkaç yıl önce, Milliyet gazetesinde «bilgisunar» sözcüğünü önermiştim. Bu sözcüğü arama motoru Google'da aradım, karşıma şöyle bir ileti çıktı: bilgisunar için yaklaşık 9 380 sonuçtan 1-100 arası sonuçlar (0,22 saniye). Demek ki bilgisunar'dan 9 380 WEB yerleşeğinde («sitesinde» demekmiş) söz edilmiş; sözcük (yani kelime) tartışılmış, beğenen kullanan olmuş, beğenmeyenler de düşüncelerini söylemiş, diyor Püsküllüoğlu.
    Google kelimesinden sonrasını ben pek anlamadım, ama aranızda anlayan çoktur diye size aynen aktardım.
    Siz nasıl buldunuz teklifi? Bilgisunar, çoktan yerleşmiş olan bilgisayar'a ikiz denecek kadar benzeyen bir kelime. «Sayar» yerine mesela «taşır» da denebilirdi. Melek'e sordum, o meşgul çünkü internet'le; gerektiğinde benim için de o giriyor bu dünyaya... Bilgisunar kulağa daha hoş geliyor ve bu düzeneğin işleyişine de uyuyor, dedi.
    Püsküllüoğlu'na cevabımız:
    – Bilgisunar açıklayıcı, dile ve kulağa iyi gelen bir teklif. Biz de size katılıyoruz.