Kürt meselesini çözecek güç

Dışarıdan örnek deyince aklıma Fransa'nın gelmesine sebep, Fransızca'yı okuduğumu anlayacak kadar bilmem.

Dışarıdan örnek deyince aklıma Fransa'nın gelmesine sebep, Fransızca'yı okuduğumu anlayacak kadar bilmem.
Fransa, İkinci Dünya Savaşı ertesi iki konuda çok zorlandı. Dertlerin kaynağı sömürgeleriydi. Mendès France adlı sıra dışı bir başbakan 1955'te Çinhindi meselesini çözdü. 1961'de Cezayir meselesini sona erdirmek de De Gaulle'e nasip oldu. O ikisi olmasa, Fransa bu müzmin dertlerin üstesinden gelemezdi.
Bu yaygın düşüncenin etkisinde kalıyorum belki de... Kürt meselemizin çözülebilmesi için bize güçlü liderler lazım, diyorum. Kendi kendime! Bu meseleyi yüksek sesle sahiden tartışmak o kadar da kolay değil.
Efendim?
Dün Oktay Ekşi'yi okudum. DTP'lilere sesleniyordu:
– Şunlara adlı adınca terörist deyin de (bir defa) aynı dili konuşur hale gelelim, diyor. Kardeşiniz hırsızlık etse, ona hırsız demeyecek misiniz?
Devam ediyor: «Son bildiride de bu çelişki var. Belli ki kafaları karışık.»
DTP Milletvekili Aysel Tuğluk'un Radikal'de çıkmış bir yazısını soruyor. «Misak-ı Millî sınırlarını mutlak surette koruyarak Kürt meselesine çözüm bulunmalıdır» diyen yazısını. Samimî düşüncelerini öğrenmek istiyor.
*
Aysel Hanım'ın yazılarını ben de okuyorum. Karşılıklı konuşabilmeyi isterdim. Son makalesinin başlığı «Kürt meselesinin geleceği» idi. (Radikal, 28 ekim). Seçim öncesinin şevki ve kararlılığı yoktu bu yazıda. «Kürt meselesinin ABD'nin Irak işgali ile birlikte ulaştığı uluslararası boyut, kanımca çözümü de bir o kadar zor hale getirdi. Artık çok aktörlü, çok çıkarlı ve çok denklemli bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu bilelim» diyordu.
DTP'lilerin iyi niyetinden şüphe etmenin anlamı yok. Güçlerinin hayli sınırlı olduğu da belli zaten. Fransa'dan getirdiğim misale bir kere daha dönersek, tartıştığımız meselenin tek bir cephenin gücüyle çözümlenecek nitelikte olmadığını görürüz. Türkiye'nin demokrasilerde mutat olmayan güçte bir lideri olsaydı şayet... diye başlayacak bir kehanete de sığınamayız bu durumda
İşte bu noktada soruyorum:
– Peki, ne tür bir güçtür, bizi bu meseleyi çözüme ulaştırabilecek olan?
– Vaşington ile Ankara'nın bir kararda buluşmalarından hasıl olacak güç, bana kalırsa!
Tam da bu noktanın üstündeyiz şu günlerde, diyebiliriz. Gündemimiz budur.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Meltem Küçükali)

  • Edebiyat öğretmeni olan kuzenim Türkçe'de «M» harfi ile başlayan hiçbir kelime bulunmadığını söyledi. Doğru mudur? Adım MELTEM. Bu kelime Türkçe değilse hangi dilden gelmedir?
    – Göktürk alfabesinde M harfi var. Ama kelimelerin ortasında ve sonunda bulunur, gibi bir kayıt da var. Çeşitli Türkçe lehçelerinde, baştaki B harfinin M'ye dönüştüğüne dair örnekler de var: ben>men, bengü>mengü gibi...
    Sözlüğü biraz taradım: mah, malak, melemek, mırıldanmak... gibi kelimeler var. Gerisine siz de bir bakın bakalım.
    Meltem'in kökenine dair sözlüklere baktım, bir bilgiye rastlamadım.
    Ana-babalar, çocuk öldürüyor
    Her gün bize ulaşan haber sayısı bu kadar çok değildi eskiden. Gazete sayfalarından, televizyon ekranlarından tanıdıklarımız, çoğunu nerede gördüğümüzü hatırlamadan aslında, «Bu beyi veya hanımı ben nereden tanıyorum?» sualine cevap aradıklarımız oluyor.
    Dünyamız katlanılmaz derecede kalabalık. Kendi içimizde tenha mıyız bari, diye sorsak. Ne gezer? Cevabı tek kelimelik:
    – Orası da «Karmakarışık.»
    Bir gazeteci için ayıplanacak haldir, ama ben bir süredir bazı haberleri görmezden gelerek, biraz kendimi sakınıyorum.
    Bir örnek vereyim size.
    Son günlerin haberleri arasında kurbanları çocuklar olan cinayet sayısı o kadar çoğaldı ki, inanılır gibi değil. Son bir haftada üç dört haber başlığı gördüm; anaları, babaları tarafından öldürülen küçük çocuklara dair.
    Dün Milliyet'teki bir haberin başlığı: «20 günlük bebeği duvara vura vura öldürüp gömdü» idi. Başlık yetiyor bana, devam edip de haberi okuyamıyorum. Bir gün önceki Başlık «Çocuklarımı babaları öldürdü» idi.
    Yirmi günlükten itibaren, anaları babaları tarafından öldürülen çocuklar çağına mı girdik, nedir?
    Bunu siyasetçilere sorsam, cevap vermekte sıkıntı çekmezler:
    – Yayımlamayın böyle moral bozucu haberleri kardeşim!
    Çocuğa muamele insanlığımızın en güvenilir kıstası değil midir kuzum? Çocuğunu acımadan döven bir adama, kadına canavar gözüyle bakmaz mısınız?
    – Öldürene ne diyeceksiniz, diye sual edebilir misiniz?
    Argo yeniliklerinden daral gelme lafı benzer durumlar için bilhassa icat edildi belki de.
    İçiniz kararınca gazetelerde kötü haberlerin panzehiri de oluyor. Dün mesala Radikal'de, AA'nın Erzurum kaynaklı bir haberi vardı. Kültür Müdürlüğü bir kurs açmış, çocuklar bilgisayardan, televizyondan biraz uzak dursunlar diye, onlara topaç, çelikçomak, birdirbir, uzuneşek gibi oyunları öğretiyorlarmış. (Koza ile kıztaklası'nı ben hatırlayamadım.) Kursun adı bizim gazetedeki haber başlığındaki şekliyle Uzuneşek Kursu'ydu.
    İçimi temizlemek için ben biraz da Rabia Şerife Yıldırım'ın beşinci sayfadaki fotoğrafına baktım. Hani harçlıklarını biriktirip de Mehmetçik Vakfı'na gönderen güzel yüzlü, derin bakışlı çocuk. Haberi okuyun demedim («Rabia'yı dolandırdılar» idi) yanlış anlamayın, resmini seyredip Rabia'yı içinize sindirin biraz...
    – Çirkinlikleri, kötülükleri unutun der gibi bakıyor insana.