Kürtçe'den sıra adlara geldi

Ben bunu okurlarıma daha önce mutlaka anlatmışımdır, diye kalemimin frenine bastığım çok oluyor. Rica ettim, Melek İnternet adlı o müthiş arşive bir göz attı.

Ben bunu okurlarıma daha önce mutlaka anlatmışımdır, diye kalemimin frenine bastığım çok oluyor. Rica ettim, Melek İnternet adlı o müthiş arşive bir göz attı.
– 30 ağustos 2005’te sekiz on satır bu olaydan söz etmişsiniz.
Neredeyse dört yıl geçmiş, diye tekrar anlatmaya davrandımsa da, bir haber daha verdi Melek:
– 3 ocak 2009’da uzun uzun anlatmışsınız bu konuyu, dedi. Yazının başlığı da şöyle: «Kürtçe de bir dil, diyebildik.»
Pekâlâ, tekrarlamayayım! Özetle bir Kürt köyünün, komşu köye elçi göndermesi hadisesiydi, gene anlatmaya davrandığım. Muhtar seçimi yaklaşmış, kendi köylerinde Türkçe bilir bir Allahın kulu bulunmadığı için, komşu köyden Türkçe bilir, yani muhtar da olabilir birini, ailesiyle birlikte kendi köylerine göçmeye razı edecekler ki, onlar da aday gösterebilsinler.
Gazetedeki haberi 29 ekim 1963 günü bana gösteren Şükrü Baban Hocam sormuştu o gün:
– Ne dersin? Cumhuriyetimizin Kürtler konusunda uygulamaya koyduğu asimilasyon (özümseme, «içine sindirip kendine mal etme») politikası, 40’ıncı yılda olsun hedefine ulaşmış ve başarılı olmuştur, diyebilir miyiz?
Bu anlattığım hadiseden de 46 yıl sonra, bırakın Kürtçe diye bir dilin varlığını ve Kürtlerin aralarında olsun ana dillerinde konuşma özgürlüğüne, hakkına, Türkçe öğrenemediklerine göre hatta çevreleriyle konuşup anlaşma imkânına sahip olmalarını savunmayı, bugünün Türkiye’si bir adım daha ötesini de konuşuyor.
Fırat Üniversitesi’nden Beşerî ve İktisadî Coğrafya Doçenti Harun Tunçel’in çalışması açıklandı. Dünkü Radikal’de okudum: «1940-2000 arası 60 yılda köylerimizden 12 211’inin (yüzde 35 demekmiş) adı değiştirilmiş.
Haberi fitilleyen hadise, Mardin’de 44 kurban verdiğimiz insan kırımı faciasının yaşandığı köyün değişen adı oldu anlaşılan. Bilge Köyünün eski adı Zangırt’mış. Kürtçe’deki anlamı «Bilgiyi muhafaza etmek» demekmiş.
Tarık Işık’ın haberinde (Radikal, 13 mayıs) ad değiştirme konusunda ilgiye değer bilgiler var:
l Daha çok hangi yörelerde yer adlarının değiştirildiği var mesema: Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri.    l Değiştirilen adlar hangi dildendi, sualinin cevabı: Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce, Kürtçe, Arapça. l Doç. Tuncel «Bu konuda çalışacak dilbilimcilerin Zazaca, Kurmanca, Süryanice-Aramca, Sümerce, Akadca, Urartuca da bilmeleri lazım» diyor. l Yer adlarının değiştirilmesine yol açan adlar yanında (Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, mucahir), münasebetsiz çağrışımlar yapan kelimeler ve kavramlar da var (Atkafası, Cadı, Çürük, Deliler, Domuzağı, Dönek, Hıyar, Kaltaklı, Keçi, Kıllı, Komik, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir vb...). l Bir de içinde kızıl, çan, kilise gibi «muzır» (!) kelimelerin bulunduğu adlar.
Eski adlara yeniden itibar edilecekse, bu ameliyeden İstanbul da alacaklı çıkabilir: Ayastafanos (Yeşilköy), Makriköy (Bakırböy), Samatya (Kocamustafapaşa), Tatavla (Kurtuluş) gibi...
Bir şey yapılacaksa, dilerim bu kerre daha dikkatli davranılır!
Evrim, zaman içinde ve uzun sürelerde gerçekleşen uyumun veya gelişmenin (Nasıl isterseniz) adıdır. Toplumumuzun bu dönemde hızlanmak istermiş gibi bir hali var. İnşallah mı... demeli, maazallah mı, bilemiyorum.
Yarma şeftali tabiatında bölünmelerden oluşmuş bir toplum yaşıyor bu ülkede. Laik-dinci, faşist-demokrat, sağcı-solcu... Bu çeşitlenme içinde bir zümre daha oluştu bence: tecrübelerden geçegelen tercihlerine, görgülü toplumun bireyleri olarak sağduyu çerçevesinde sahip çıkanlar. Ben onlara güveniyorum, bir. Sayıları hiç de az değildir, iki. Tek kelimeyle adlandırabilirsem onu da söylerim, üç.

«Binbir Gece» nasıl sona erdi?
Ben de Binbir Gece’cilerdenim. Ve dizinin son bölümünü kaçırmamaya özen gösterenlerden biri.
Yarım asır önce radyofonik piyeslerle meşguldüm. (İstanbul Radyosu’nda Radyo Tiyatrosu programları.) Arada benim çevirdiklerim ve yazdıklarım da oldu.
Birkaçı bir arada yürütülen bu dört beş hikâyeyi bir son programda nasıl tatlıya (veya acıya) bağlayacaklar diye, düşünmüyor, merak etmiyor değildim doğrusu. Sen derli toplu bir son düşünebilmiş miydin, derseniz; hayır! Doğrusu zihnimde denedimse de beceremedim.
Alıştığım düzende ben, meramımı bir hikâye biçiminde anlatacaksam, işin nereye varacağını tasarlamadan ilk bölümü de yazamam. Binbir Gece yazarlarının, dizinin sonunu «Kervan yolda düzülür» formülüne bağladıkları zaten hissediliyordu
Dizi ticareti, üretimi de büyük ölçüde etkiliyor galiba.

Dil Yâresi
* Türkiye Cumhuriyeti’nin gelmiş geçmiş tek (bu demektir ki aynı zamanda ilk) kadın valisi Lale Aytaman, dün CNN Türk’te Pelin Çift’in misafiriydi. Programın adı «Nasıl Unuttuk?». Bir defa hayır! Mesela ben Lale Hanımefendi’yi hiç de unutmadım. Aynı kanalda buluşmuş, seyirci huzurunda uzun uzun konuşmuştuk. Bir şehrin «mülkî âmiresi» makamını hakkıyla dolduran bir yöneticiydi. Hatıralarını içeren İğneli Koltukta Dört Buçuk Yıl adlı kitabının yayımlandığını bu vesileyle öğrendim. Lale Hanım’ın bu görevi, kadınlar için olduğu kadar yönetim açısından da önemli bir uygulamaydı. Merak ederim, okumalıyım.
Lale Hanım’ı Dil Yâresi’nde anmamın sebebi dün o sohbette şu söylediğidir:
– Bana, bilhassa devlet görevlilerinin nasıl hitap edeceği de bir mesele oldu. Valiçe mi, valiye mi?.. Ne diyeceklerini bilemediler.
Çocukluğumda öğretmen adını hemen benimsemiştim. «Muallimim!» diyemezsiniz, ama biz rahatça «Öğretmenim!» diyebildik. Bu arada meslek adının cinsiyeti de kalmamıştı: muallim veya hanım öğretmense muallime diyebilirsiniz. Ama öğretmen’de erkek-dişi ayırımı mümkün değil.
Daha çok Sayın Valim! demiş olmalılar. Ben bu «sayın» hitabına alışamadım gitti.
Bey, hanım, efendi... hitaplarından bir tedirginlik duymuyoruz. Hanımefendi! Beyefendi! hitabında, benim akıl erdiremediğim bir sakınca mı var? Terk etmek isteyişimizin, adeta unutma, unutturma gayretimizin sebebi nedir?