Laiklik kaç yaşına bastı?

Benim laiklikle pek çoğunuzdan farklı bir ilişkim daha var. Bu kavramın Türkiye'ye gelişi ile benim dünyaya geliş tarihim, «Biz yaşıt sayılırız» diyecek kadar birbirine yakın.

Benim laiklikle pek çoğunuzdan farklı bir ilişkim daha var. Bu kavramın Türkiye'ye gelişi ile benim dünyaya geliş tarihim, «Biz yaşıt sayılırız» diyecek kadar birbirine yakın.
Laiklik kelimesi Anayasa'mıza 1937'de girebilmiş olsa da, milletvekilleri ile cumhurbaşkanlarının Meclis yeminindeki «Vallahi» kelimesi, oradan 10 nisan 1928 günü çıkarılarak, yerini namus ve şeref üzerine edilen yemine bırakmıştır.
Dün baktım Vatan gazetesi de Türkiye'de laikliğin doğum tarihi olarak 10 nisan 1928 gününü veriyor.
Düşünüyorum da, laiklik ve ben, seksen yaşımıza gelip dayandığımız halde, bugün hâlâ tam kıvamını bulabilmiş değiliz. Kendi kusur ve noksanlarımda tek suçlu ben değilsem de, kabahatin büyüğü eminim bana aittir.
Ama aynı şeyi laiklik için de söyleyebileceğimizi hiç sanmıyorum. Biz onu benimsemeye davrandığımızda, Batı'da yaşanmış en azından beş asırlık bir geçmişi vardı laikliğin. Toplumda anlamsız ve faydasız inatlaşmaları, çatışmaları önleyecek bir kıvam ve ağırlığı çoktan kazanmış, bir arada ve barış içinde yaşamanın vazgeçilmez şartlarından biri niteliğine erişmişti.
Vatan «Günün Sorusu» köşesinde Atatürk'ün 1923 martında Adana'daki bir konuşmasından şu sözlerini aktarıyor:
«Bizi yanlış yola sevkeden habisler, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz; görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, yıpratan kötülükler hep din kılığı altında küfür ve alçaklıktan gelmiştir.»
Bu tavır ve üslubun, seksen yıl sonra bugün de ateşli taraftarları ve aleyhtarları var aramızda. Birlikte, büyük çoğunluğu oluşturdukları da rahatlıkla söylenebilir.
Bu hal, toplum olarak gelişmişliğimizin bir belirtisi değil.
Vatan aynı köşede, bugünlerde edilen ve laikliğe diş bileyen bir yeminden parçalar aktarmış. (Orada denen de şu: «Ben Muhammed Müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağım (...) kısa zamanda ümmet esasına dayanan Şeriat devletinin kurulması için çalışacağım (...) yemin ve kasem ederim.»)
Kim etti bu yemini, diyorsanız, arayın internette hemen bulacaksınız, diyorlar. Ben aramayı bilmem. Melek'den rica edebilirdim.
Canım çekmedi!
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Yiğit Ahmet Kurt)

  • Benim sizden bir ricam olacak. Yazılı ve görsel basında sıklıkla «Eski Devlet Bakanı, Eski Orman Müdürü» ifadeleriyle karşılaşıyoruz. Çoğu insan hatanın farkında bile değil. Doğru ifadenin «Devlet Eski Bakanı» olduğunu ıspatlamaya çalışıyor, ama muvaffak olamıyorum. En iyi inandırma yolu, bu konuda sizden bilgi almaktır diye düşündüm.
    – Eskişehirli, 24 yaşında bir üniversite mezunu olduğunuzu da mektubunuzdan öğrendim. Daha önce çok cevapladım ben bu suali, bundan sonra da anlaşılan arada bir cevabı tekrarlamam gerekecek.
    Sizin bildiğiniz yanlış. Yani «Eski olan devlet değil bakandır» gerekçesi geçerli değil. Devlet Bakanı bir tamlamadır. Yeşil kalem de öyle. İki yeşil kaleminiz var, diyelim; biri eski, biri yeni. Kaybettiğinizde:
    – Benim «Yeşil eski kalemim nerede?» diye sorar mısınız? Hayır, «Eski yeşil kalemim vardı bu kutuda, ne oldu?» dersiniz. Devlet Bakanı da bir tamlamadır. Tamlamalarda iki kelimenin arasına bir üçüncüsü girmez. Bu yüzden de Eski Devlet Bakanı demek gerekir.

    (Ferşat Ballı)
  • «Tu/tü kaka» sözünün nereden geldiğini çıkaramadım. Tükürmeyi hatırlatan «tu» ile çocuk dilinde «pis, öcü» anlamına gelen «kaka» bir deyim midir?
    – Argo diyen de var, ses taklidi diyen de (yani onomatope). Tuh veya tüh, «Yazıklar olsun, vah vah!» demek. Kaka'yı biliyorsunuz. Tukaka/tükaka, «Berbat, kötü, fena durumda» anlamında söyleniyor. Daha çok tükaka etmek, tükaka olmak («Kötü görmek, bir kenara itmek, önem verilmemek») deyişlerinde kullanılır.
    Siyaset de gösteri sanatıdır
    Başta gelen özellikleri, boyları oluyor. Allah için hepsi güzel, yürümeyi olduğu kadar oturup kalkmayı da bilen kızlarımız. Evet, manken kızlarımızı söylüyorum.
    Farkındaysanız uzamakla kalmayarak yayılmaya, hemen her alanda boy göstermeye de başladılar. Televizyon, yanlış anlamayın, manken tarlasına döndü, diyeceğim. Vücutlarıyla dikkati çektikten hemen sonra, sesini değerlendirmeye davrananlar oluyor. Tiyatro, sinema, sahne ve ekran, başlıca faaliyet alanları. Ticarette başarılı olanlar var. Davetlerin önde gelen misafirleri onlar.
    Tespitimizi, hayranlığımızla birlikte biraz da hayretimizi ifade ederkeeen... Bir de bakıyoruz ki mankenlerimiz siyaset dünyasında da arzı endam etmekte...
    CHP'ye katılan Tuğba Özay'la başladı. Şebnem Scheaffer DYP'ye girdi. Yeni partilileri de dün öğrendim. Ama Mehmet Ağar'ın «Ne yani! Niye geldin diye hesap mı soralım», dediğini biliyordum. Onu Doğa Bekleriz takip etmiş.
    İstanbul'da AKP İl Başkanlığı'na da Eva Emel Maya müracaat etmiş. O da manken, bilirsiniz. Ama Macar asıllı Rus. (Merak ederiz diye yazmışlar, Türkiye'de oturma izni varmış.)
    Nedir?
    Siyaset de sahne ve gösteri sanatlarından sayılmaz mı? Biçimli biçimsiz hatipleri dinlerken, kürsünün kıyıcığında boy gösteren güzelleri de seyretmekte bir sakınca mı var?