Lider, deriz de... Tanıyor muyuz?

Dünkü Radikal?de mülakatın devamını da okudum ve aklım Prof. Vamık Volkan?da kaldı. Rahmetli Sabahattin Kerimoğlu cerrahî asabiye hocasıydı.

Dünkü Radikal’de mülakatın devamını da okudum ve aklım Prof. Vamık Volkan’da kaldı. Rahmetli Sabahattin Kerimoğlu cerrahî asabiye hocasıydı. Onunla uzun uzun siyasetçilerimizi, yazarlarımızı, sanatçılarımızı... daha çok da ortak tanışlarımızı konuşurduk. Üzerinde durmaktan asıl hoşlandığımız, kitleler karşısındaki çok ünlülerin insan yanlarıydı. Bu tarz bir yakın dosttan mahrumum son yıllarda, eksikliğini hissediyorum doğrusu.
Prof. Volkan’a Davos’taki Tayyip Erdoğan’ı sormuş Pınar Öğünç. Hoca biraz duraksamış:
– Olağanüstü bir durum tabiî, diyor: «Bu nedir diye?» kalıyorsun önce. Biraz üzerinde düşününce tepkiler yavaşlıyor. Bende de öyle oldu. İlk gördüğümde «Bu ne biçim bir şey?» dedim. Kişisel bir tepki gibi göründü. Daha derinden bakınca aslında, içinde çok şey var.
Toplum açısından bakınca:
– Bütün dünyada ricatlar, geri çekilmeler oluyor. Amerikalılar Obama’yı seçerek, bilseler de bilmeseler de büyük bir şey yaptılar. Bir tür mucize diyebiliriz. Bıkmışlardı çünkü...
Sondaki, yarım kalmış iki kelimelik cümle çok anlamlı geldi bana. Gerileme işaretleri, diyor:
– Önce bir lider etrafında toplanırsınız, o size gerçeğin nerede bittiğini, muhayyilenin nerede devreye girdiğini söyler. Söyleyemez olduğunda gerileme başlar. Her şey içe döner, ilkel mekanizmalar harekete geçer. Ya lider ne verirse yemeye başlarsınız, yahut paranoyaya yakalanır, her tarafta düşmanlar görmeye başlarsınız. Tarihe döner ve «Biz kimiz?» diye tutturursunuz. Türkiye’de da yaşanıyor bunlar. Bakın bu Ergenekon adlandırması bile «Biz kimiz?» derdinin bir tezahürüdür.
*
Farkındasınız değil mi? Gün geliyor, bir başbakanın insan olarak tabiatı, içinde bulunduğu ruh hali bizi, bütün yakınlarımızın benzer hallerinden, huylarından, yaptıklarından ettiklerinden daha çok ilgilendiriyor.
Durup dururken konuşmadık, konuşmuyoruz ve konuşmayacağız, insan nitelikleriyle de Atatürk’ü, İnönü’yü, Menderes’i, Demirel’i, Ecevit’i, Özal’ı, şimdi de Erdoğan’ı!
Kolay kolay da unutmuyoruz üstelik onları. Kenan Evren lafı etmekten gına geldi bile demiyoruz, NİTEKİM!
Bu bahsi keşke bir pazar günü açsaydık. Sizlerle konuşmak istediğim o kadar çok laf var ki, bu konuda... Daha çok insan daha doğrusu; hele hele siyasetçiler.

Kapalıçarşı’dan «KÇ» olmaz!
Gitmeye hazırlanmak, denir; ama düşmeye hazırlanıyorum, diyene hiç rastladınız mı? Ben, hayır! Hele seçilmişlerin en sevmediği kelime budur herhalde.
Beni bağışlasın! İstanbul’un Belediye Başkanı’ndan söz edeceğim ya, beynimdeki muzırlık kutusu ne yapar eder, kapağını böyle biraz aralar.
Kadir Topbaş Kapalıçarşı için dertleniyormuş. Kuyumcukent’te mal sahibi olanlara tapularını verirken, bu derdini de dile getirmiş:
– Kapalıçarşı’ya zaman zaman yapı statiğine zarar verecek müdahalelerde bulunulmuş. Çarşının karmaşık mülkiyet meseleleri yüzünden biz de bir tedbir alamıyoruz, diyor. Dünyaca tanınan çarşımızı gelecek yüzyıllara taşıyamamaktan korkarım. (Şenol Coşkuner, 3 şubat, Hürriyet).
Kapalıçarşı’yı bana sorsanız, Orhan Veli’den kopya çekerek Kapalı çarşı / Kapalı kutu demekle yetinirdim. Bugünün değme İstanbullusundan Kapalıçarşı hakkında tam bilgi alamazsınız.
Dört binden çok dükkân. Cami, mescit, türbe, kitaplık, şadırvan, sebil, çeşmeler... 20 han...
Esnaf çeşidi ve yer adları saymakla bitmez. Eskiden borsa ve bankalar da oradaydı.
Kapalıçarşı adında 11 harf var. Bugünkü taklitlerini, (Alışveriş merkezi yerine) AVM diye üç harfe indirerek, pıtrak gibi çoğaltıyorsunuz. Kapalıçarşı’nın hem de «KÇ» diye anılmaya razı olacağını hiç sanmam.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Filiz Dursun)

  • Sizin bir yazınızda da geçen «hasbıhal» kelimesini yıllarca «hasbihâl» veya «hasb-i hâl» olarak yazdık; son hecedeki ünlüyü «i» olarak telaffuz ettik. Bu konuda bizi bilgilendirirseniz...

Bir bilgimi de sizinle paylaşmak istiyorum. 30 ocak günü Dil Yâresi köşenizde geçen «and» kelimesi «ant» olarak yazılmalıydı. «Ant içmek»te ulama olduğu için telaffuz ederken «t» sesi «d»ye dönüşür. Köşenizde «ant» kelimesi telaffuz edildiği gibi yazılmış.
– İkinci dediğinize katılıyorum, önce onu söyleyeyim. Baktım o yazıya: okurumun and içerim imlasına gayri ihtiyarî ben de uymuşum. Ant içmek yazılıyor, doğrusu bu.
Arada bir mesele daha: gayri ihtiyarî’nin de sözlük ve kılavuzlarda çaşitli yazılışları var.
Gelelim hasbıhal’e.
Kaynak kitaplarımızdaki manzara şudur:

  • Hasbihâl yazanlar: Türkçe Sözlük (TDK) ve Ferit Devellioğlu (Osmanlıca-Türkçe)
  • Hasbıhâl yazanlar: Türkçe Sözlük (MEB), İmla Kılavuzu (TDK) ve Mehmet Doğan (Büyük Türkçe Sözlük).
  • Hasbıhal yazanlar: Ömer Asım Aksoy (Ana Yazım Kılavuzu), Türkçe İngilizce Sözlük (Redhouse), Kemal Demiray (Temel Türkçe Sözlük) , Ali Püsküllüoğlu (Türkçe Sözlük) ve Misalli Büyük Türkçe Sözlük (Benim haddimi aşarak Ayverdi Sözlüğü diye andığım).

Bu vesileyle ve sayenizde ben de, sonuncu kafileye uyduğumu öğrenmiş oldum. Şunu da tekrar edeyim: ben öncelikle rahmetli Ömer Asım’ın kılavuzuna bakarım.
(Bilmeyenlere bir not: hasb kelimesi Arapça zarf olarak, «göre gereğince, nazaran», isim olarak «hesap etme» anlamlarına gelir; hal de gene Arapça bir isim, «oluş, duruş, durum» anlamında: hasbıhal (eski yazılışıyla hasb-i hâl)’in anlamı da «konuşup dertleşme, halleşme sohbet»tir.