Londra'daki başörtülü Hanımefendi'den yola çıkarak, neler düşündüğümü yazdım

Seksen yaşı devirince, kılık kıyafette olsun biraz başıbozukluk etmeye niyetlenmiştim. Olmuyor, beceremedim. Gülseren Hanım yoktu artık ben yetmişli yaşlarla...

Seksen yaşı devirince, kılık kıyafette olsun biraz başıbozukluk etmeye niyetlenmiştim. Olmuyor, beceremedim.
Gülseren Hanım yoktu artık ben yetmişli yaşlarla helalleşirken. Kızım Zeynep’e danıştım. Birlikte birşeyler yapalım, dedi.
Giyecek neyim var, diye; Allah sizi inandırsın hayatımda ilk defa elbise dolaplarına baktım.
Daha çok gri, füme rengi elbiselerim var. Birkaç takım siyah ve kahverengi. Spor ceket ve pantolonlar. Yazlık ceket ve pantolonlar. Yazlık ve daha da çok kravat bağlanacak türden gömlekler, ki Celalettin Benli’nin elinden çıkmadır (Eline sağlık!) ve hepsi kravatlık.
Kravatsız giyince iki yakası bir araya gelmez, dağınık, savruk adamlara dönüyorsunuz. İki başıboş yaka, aynı hizada bile değil...
Bu meseleyi çözemedim.
*
Hafta sonuna doğru bir gündü, hangisiyse; Tayyip Erdoğan Bey ile eşi Emine Hanımefendinin G-20 Zirvesi için gittikleri Londra’da çekilmiş fotoğrafları vardı gazetelerde.
Hürriyet’te mesela «First Lady’ ler ailesi» diye bir grup fotoğrafı. Michelle Obama hepsinden uzun. (Hali, tavrı ilk gördüğümden beri iyi geliyor bana. Besbelli, naz etme ihtiyacı duymayan, insanın güvenebileceği, erkeğine omuz verecek, güçlü bir kadın.)
Bizim Emine Hanım onun yanında küçücük kalmış. Sırtında açık renk mantosu, daha da açık renk pantolonu, başında sıkmabaş diyebileceğim türbanı, 20 kişilik bir grubun içinde gülümsüyor.
Bir başka hanım daha var, başı bağlı. Siyah derili o, anlaşılan Afrikalı bir devlet adamının eşi. Kimonoya benzer bir kıyafet de seçtim o fotoğrafta. Ama başı örtülü üçüncü bir kadın yoktu.
Bildiğiniz gibi demeye cüret edeceğim, ben başı örtülü kadınların millî markamızın dış görüntüsü olarak bize zarar verdiğini vehmedenlerden değilim. «Örtünmeleri gerekir efendim!» kabilinden bir düşüncem hiç olmadı. Japon kadınlarının kimonosuna, Meksikalıların şallarına, Afrikalı kadınların çılgın renklerden oluşan kıyafetlerine ve elişi takılarına hiç itirazım yok. Fazla açık saçık kıyafetleri, paskalya yumurtası gibi aşırı makiyajı, ben buradayım çığlığına benzer şapkaları ve takıları sevmiyorum. Hepsi bu!
*
Benim baba evimden, anamın ailesinden izlenimlerim, hatırladıklarım var. Düğmeyi alaturkadan alafrangaya çevirerek unutulmuyor ki bütün bir geçmiş.
Babaannem, anneannem başı örtülü kadınlardı. Küçüktüm ama hatırlıyorum, ailenin hanımlarıyla hamama giderdik. Hepsi değil, ama saçlarından gayri yerlerini de açıkta bırakan kadınlar olurdu hamamda. (Sonradan «Yahu o herkesin merak ettiği mahrem mahallere ben bakmamışım demek ki, hatırımda iz eser yok, hiçbir şey hatırlamıyorum» dediğimde bana inanmayan arkadaşlarım olurdu.
Aile arasında ve hele küçüklerin yanında ileri geri, açık saçık laflar edilmeyen evlerde, çocuklar bazı meselelere uyanmakta gecikir. Bizim içinde büyüdüğümüz çevre, mutaassıp (bağnaz) değil de müeddep (edepli) insanlardan oluşuyormuş, demek ki... Ben ve yaşıtlarım bu farkı çok sonraları algıladık.
Hep derim ya, Cumhuriyet’ten altı yaş küçüğüm, diye. Babam ve anam, Cumhuriyet kurulduğunda 22 ve 18 yaşlarında. Ben dünyaya geldiğimde babamın yaşı 28, anamın 24. Müftü kızı Samiye Hanım kız muallim mektebine gönderilmiş. Saçı açıktı ben onu hatırladığımda; babaannemden, anneannemden ve dul halamdan farklı olarak. Biz ilkokuldayken, ne değiştiyse artık, annem ile yengemin, yani evin gelinlerinin (yanlış anlamayın kocaları değil) kayınvalideleri ve görümceleri tarafından başlarını örtmeleri istenir oldu. Bunu bügün, evdeki albümlerde de görebiliyoruz. Ama o iki genç kadın, hatırlıyorum, alınlarında başörtülerinden taşan kâküllerini korumakta sonuna kadar direndiler.
*
Birçok şehirde okullara gittim ben. Yaşıtlarım arasında başörtülü kız öğrenci yoktu; benim kızım büyüdüğünde de olmadı.
Üniversite yıllarına gelince kızımın etekleri kısalırken, oğlumun saçları uzamaya başladı. Evimizde bu sebeple bir huzursuzluk olmadı. Ama sakallı oğlunu bu sebeple evinden kovan arkadaşım babalar ile öğrencisini imtihan salonuna almayan profesör arkadaşlarım oldu. Onlarla yıllar yılı çok çekiştik.
Bu meselelerin konuşulduğu günlerde babam anlatmıştı. Bir bayram sabahı büyükbabamın elini öpmeye davrandığında, rahmetli Hakkı Bey Dedem elini geri çekerken, başını da öteye çevirmiş. Dedemin elini çekmesine, arife günü bıyıklarını kesmesinin sebep olduğunu babam daha sonra babaannemden öğrenmiş.
Dinlerken gülmüştük.
Babamın benzer bir taassubu (bağnazlığı) yoktu. Benim de saç uzatmak, bıyık bırakmak gibi heveslerim olmadı doğrusu.
Hayatıma giren son kadın olan Elif torunumla, tırnak ojesinin rengini mesela tartıştığımız oluyor. Geçen gün ellerini gösterdi, «Bak dede, sen böylesini beğenirsin» diye. Ten rengine yakın bir pembeydi. Haklıymışım, böyle çok daha güzel... Hafiften tebessüm etmekle yetindim. İstediğini yaptırmış mutaassıp bir dede havasına girmeyi hiç istemem.
*
Batılı kadın (rahibeler dışında) başını örtmüyor. Bakımlı saçı severim ve baş örtmenin, kadınların güzelliğine güzellik kattığı düşüncesinde de değilim. Hayatımda kimseden, soğuk veya sıcaktan zarar gelmesi ihtimali dışında başını örtmesini istemedim.
Ört! demem kimseye; Başını aç! da demediğim gibi... Emine Hanımefendi’nin baş örtüsüne gelince. Birileri yadırgayacak, imajımız bozulacak gibi gerekçelerle kimseyi rahatsız etme hakkımız yok, olamaz! Kadınlarımızın yarısından çoğunun başı örtülüyken, içlerinden birinden elin memleketine gidiyor diye ve sırf façamız bozulacak endişesiyle bunu istemenin nasıl bir anlamı olur ki!
Örtünmeyi inat ve ayıplama konusu olmaktan çıkarın, ama bunu doğru olduğuna inanarak yapın, o zaman aslında böyle bir meselemiz olmadığını da göreceğiz. Hepimiz.