Mecelle kaç yılda yazıldı?

Eli çabukluk marifet sayılır da, mesellerimiz aceleden pek hazzetmez. İlk akla geleni Acele işe şeytan karışır! uyarısıdır. Telaş edene, Ağır git ki yol alasın! derler. Zaman belirleyen meselimiz bile var: Temiz iş altı ayda çıkar!

Eli çabukluk marifet sayılır da, mesellerimiz aceleden pek hazzetmez. İlk akla geleni Acele işe şeytan karışır! uyarısıdır. Telaş edene, Ağır git ki yol alasın! derler. Zaman belirleyen meselimiz bile var: Temiz iş altı ayda çıkar! Acaba?
Galiba hiç tereddütsüz benimsenecek mesel şu «temkinli» dilektir: Geç olsun da, güç olmasın!
Peki fazla ağırdan alma (!) diyen, tez canlılığı salık veren meselimiz yok mu bizim diye düşündüm, aklıma gelmedi. Aslında geldi bir şey aklıma, rahmetli amcamdan işitirdim.
– Şunu unutma evlat, derdi; her şeyin bir zamanı var. Ne demiş atalarımız: Demir tavında, dilber çağında!
*
O zaman, önce bir karar vermeliyiz, anayasayı değiştirme meselemize demir gözüyle mi bakıyoruz, dilber gözüyle mi? Bana sanki canımız, anayasamıza dilber gözüyle bakmak istermiş gibi geliyor. Siz ne dersiniz?
Yasa'nın değişmesi gerektiğinde oydaşlığımızdan şüphe caiz değil de, yol yordam meselesinde gene kutuplaşacağa benzeriz.
AKP milletvekillerinden oluşan heyet, Başkan-Başbakanlarının huzurunda, kendi seçtikleri bilim insanlarının -bence de hiç şüphesiz- alelacele kaleme almış olduğu metni, basına bildirilmeyen bir mahalde halvet olmuş görüşüyorlar.
Taslak teklifi hazırlayan sivil toplum kuruluşları yanında, temiz iş altı ayda bile zor çıkar diyenler de var. (Bendeniz de öyle düşünenlerden yanayım.)
Hukukçular için Mecelle misali vardır. Cevdet Paşa'nın başkanlığında, fıkıh kurallarını çağdaş ihtiyaçları karşılar duruma getirmek üzere hazırlanan medenî kanun. Hukukçuların gözünde meslekî bilgi, dil ve özdeyiş kıvamındaki cümle yapılarıyla, efsaneleşmiş bir metindir.

  • Külfet nimete ve nimet külfete göredir.
  • Mazarrat (zarar) menfaat (çıkar) karşılığıdır.
  • Haksızlığın, kötülüğün giderilmesi çıkar sağlamaktan önce gelir (Def'i mefâsit celb-i menâfi'den evlâdır).
  • Satış ile kira sona erer (Bey ile icar infisah eder).
    Osmanlı, Mecelle'nin hazırlanması için 1869 yılında bugünün deyişiyle bir komisyon kurmuş. Adı da Mecelle Cemiyeti'dir. Cemiyetin gene padişah iradesiyle lağvedildiği tarihi de söyleyeyim: 1888. On dokuz yıl mı eder?
    – Biz maddeleri hattatlara yazdıracak değiliz. Bilgisayarımız, internetimiz, hızlı âlâtımız edevâtımız var, diyeceksiniz.
    Yetiştiremeyeceğinizi yakın gelecekte anlayacaksınız.
    Dil Yâresi
  • İktisat yorumlarını anlayabilirim ümidiyle değil, Salih Neftçi'nin yazısını başlığından irkildiğim için okudum: «Doların épouvantable hali» (Star gazetesi, 12 eylül)
    İçinden Çince «Mei'jin bei chan'de jü mien» demek geçiyormuş amma, Çincemiz sınırlı diye üzülüyor. Ne var ki, «çok kötü» demek de doların durumunu gerektiği gibi tanımlamaya yetmeyecek. «Dolar felaket derecede kötü durumda demek daha doğru» diye bir karara varıyor sanmayın. Hava atmak için sonunda iyice Fransızca'ya kaldık, diye hayıflanıyor.
    Ve doların «çok kötü durumu»nu Salih Bey bize şöyle anlatıyor:
    – Doların durumu épouvantable.
    Bence çok yakışıksız bir teklif bu. Doğru dürüst karşılığını bulamadığımız için dilimize (sözlüklerimize bile girmiş avantaj gibi, enflasyon gibi kelimelerden nasıl kurtulacağımızı bilemezken) başımıza bir de epuvantabl'ı mı bela edeceksiniz, a iki gözüm Salih Bey?
    Çok kötü, ürkütücü, korkunç, perişan... gibi sıfatları yeterli görmezseniz, size başka kelimeler teklif edebilirim. Dolar duman oldu, dolar papazı buldu... da diyebiliriz mesela.

    Türkçe dostlarından (Zeynep Korkmaz)
  • «... gene size hatırlatırım» diye yazdınız. Türkçe'de «gene» var mı? Yoksa «yine»nin bir yöresel kullanımı mıdır?
    – Eski Türkçe yana'dan, yanmak'tan («geri dönmek») gelen bir sıfat. Üçü de kullanılıyor.
    Lisede edebiyat hocamız Hıfzı Tevfik Gönensay, «yine» dediğimi işitince düzeltmişti:
    – «Yine diyen hanımlardır. Sana, bir erkek olarak «gene» demek yaraşır, diye...
    Onun sözünden çıkamıyorum.
    Türbanda adres değişikliği
    Farklı ortamlarda türban konuşuluyor, yazılıyor. Dikkatinizi çekti mi, bilmem...
    Şöyle haber başlıkları mesela: «Yalakalık olsun diye türbanla poz veriyorlar» (Vatan, 13 eylül). «Şimdi türbanlı olduk...» (Reha Muhtar). «Türbanı kadınlar mı erkekler mi istiyor?» (Can Ataklı). «Başörtülü Playboy tavşanı» (Cengiz Semercioğlu, 12 eylül, Hürriyet). «Ekranda Ramazan detoksu başlıyor» (Yüksel Aytuğ, 12 eylül, Sabah). «Bu işgüzarlık niye?» (Tuna Serim, 13 eylül, Tercüman)...
    Ve ekran yıldızı hanımların türbanlı fotoğrafları: Hülya Avşar'ın, Sibel Can'ın, Seda Sayan'ın... Bu eleştirilerde Sezen Aksu'nun (bir şaka laf etmiş sahnede), Demet Akalın'ın, Gülben Ergen'in, Pakize Suda'nın, Müge Anlı'nın da adları geçiyor.
    Bu güzel hanımlar, bir şekilde başlarını örterek veya Ramazan' dır diye etek boylarını uzatarak, açıkta kalan kimi yerlerini örterek, kıyafet bağnazlığına ödün vermekteymişler. Bu sebeple, çeşitli dozlarda ayıplanıyorlar.
    Evet, türbana dönük dikkat ünlülere doğru hedef yeniliyor. «Yalakalık» gibi çirkin sıfatlar kullanılıyor eleştirilerde.
    Katılmıyorum.
    Bu hal, ünlü sanatçılarımızın, anlaşamaz noktaya gelmiş siyasî tarafları yumuşatma, türban takarım-takamazsın kavgasının anlamsızlığını hatırlatma amacı güden bir tavır alışlarının işareti olamaz mı?