Menderes 57'de kaybetseydi

Eski seçimlerden ve iktidar partilerinden söz ediyorduk. Evet, siyasetle birlikte ülke ekonomisinin de konuşulmaya başladığı dönem Adnan Menderes hükûmetleri dönemidir.

Eski seçimlerden ve iktidar partilerinden söz ediyorduk. Evet, siyasetle birlikte ülke ekonomisinin de konuşulmaya başladığı dönem Adnan Menderes hükûmetleri dönemidir. 1950 seçimlerinden 1960 müdahalesine kadar süren Demokrat Parti'nin iktidar yıllarını söylüyorum. Menderes hep başbakandı.
Bugün gibi hatırımda.
– Adam bir defa yağmurun kıymetini biliyor, diyorlardı. Her sabah gazetelerden bile önce meteoroloji raporlarına bakarmış; yağmur yağdıysa nerelere yağdı, diye...
Hatırımda kalan cümleleri birbirine bağlayarak bir şeyleri anlatabileceğimi sanıyorum. Şu sözü de rahmetli Adnan Bey'in ağzından işitmiştim. Türkiye Turizm Kurumu'nda ona ve bakanlarından Mükerrem Sarol'a turizmin Türkiye'de ne anlama geldiğini, daha doğrusu himmet edilirse gelebileceğini anlatmaya çalışıyorduk.
Elini, karşısında oturan Cihat Baban'ın eline koyarak:
– Turizmin ehemmiyetini bilmez olur muyum anacığım, dedi. Nedir ki, yapabileceklerimizin de bir sırası var. Biz şimdilik çiftçimizi traktör sahibi yapmayı bile düşünemiyoruz. İlk hedefimiz kara sabanın yerine pulluğu koyabilmek. Temenni ederim yakın zamanda meşgul olma sırası Türkiye'nin turizm meselesine de gelir.
*
Ekonominin meseleleri de konuşulmaya başlandı derken kastettiğim, buna benzer şeylerin halk arasında da lafı edilir hale gelmesiydi; ekonomi kuramlarının tartışılması değil. Adnan Bey de hukuk okumuştu nihayet. Unutmayın ki TBMM'de Demokrat Parti tomurcuğu Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'nun müzakereleri sırasında boy vermişti.
Seçimlere dönersek, 1950-1954 yılları boyunca daha çok tanınan ve sevilen Menderes'in tavrı, 54 seçim zaferinden hemen sonra değişti. Diyebilirim ki ekonomi konularında susan siyasetçiler (ve onlarla birlikte gazeteciler) siyasî meseleleri ve kavgaları ön plana çıkarmaya başladılar. Bir siyasî bunalım havası esmeye başladı Türkiye'mizde.
DP içinde «ıspat hakkı» tartışmaları 19 ihraçla (ve Hürriyet Partisi'nin kurulmasıyla) sonuçlandı. Kırşehir önce ilçe, sonra yeniden il yapıldı. Kıbrıs heyecanı 6/7 Eylül hadiseleriyle müzminleşti. Yargı bağımsızlığı, üniversite özerkliği, seçim güvenliği, basın özgürlüğü laflarından geçilmez oldu.
Bu noktaya mim koyun! Ekonomi ihmal edilerek daha çok siyaset konuşulur olduysa bir memlekette, bu, orada işlerin iyi gitmediğine işarettir. Ve bir de bu gözle bakın günümüz Türkiye'sine!
*
1957 erken seçimini gene DP kazandı. CHP ile milletvekilliklerini 427/186 bölüştüler. Oyların yüzde 48'i iktidara, 52'si muhalefete verildiği halde; çünkü muhalefet partilerinin seçimde işbirliği etmeleri bir kanunla engellenmişti.
1960'tan sonra «Menderes 1957 seçimlerinden keşke mağlup çıksaydı» diyenler arasında ben de vardım. (Şayet okuyorsanız bu yazıyı Tayyip Bey, hiç hoşlanmadığınızı bildiğim bir benzetmeye ben de tenezzül ettim sanmayın lütfen! Tekrarlanan zaferlerin yanıltıcı etkisinden söz ediyorum.)
Tarihin tekerrür etmediğini bilenlerdenim. Ama bu gerçek, tarihten ders alınmasına engel de değildir.
Tamer'in Çankaya fantezileri
Seçim tartışmalarına, yerini beğenmeyen aday sızlanmalarına, insanın çıkarı varsa yapmayacağı yoktur fetvalarına kapılıp da keyfinizi kaçırmayın! Seçim gününe kadar sıkı durmamız lazım! 2007 seçimleri gelmiş geçmiş seçimlerin önemlilerinden biri olacağa benziyor.
Rauf Tamer keyfini kolay kolay kaçırmayan bir yorumcu. O bile bu hengâmede bir takıntı edinmekten kendini alamamış.
Cumhurbaşkanı seçimi, gerçekleşmesi güç bir iş haline geldi ya! Rauf Bey arkadaşımız da, «Ya olursa diye heveslenenler yok mu?» sualine cevap aramış: l Mesela Mesut Yılmaz, diye başlıyor; istediği kadar saklasın, asıl hedefinin Çankaya olduğuna kalıbımı basarım. l Mesela Deniz Baykal! Cumhurbaşkanı olmayı kim istemez? l Abdüllatif Şener'e gelelim. Bence eve çekilerek gününü ve saatini bekleyecektir. l Bu arada Demirel'in cumhurbaşkanlığından bahsediliyor. İşte bu imkânsız. Anayasamız iki kere cumhurbaşkanı olmaya elvermiyor. Demirel'in niyeti yoktur, demiyor yani (Posta, 5 haziran).
Ben Tayyip Erdoğan adını beklerken Mehmet Barlas başlığını görünce bir duraladım. Sonra anladım ki, Barlas'la aynı gazetede yazmaktan alacağı keyfi dile getiren bir hoşâmedî notuymuş bu.
Rauf Tamer'in kimlerin cumhurbaşkanlığına heves etmediğini söylemesi daha kestirme bir ifade olurdu, gibi geldi bana.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Emel Sarali)

  • Günlük hayatta sıkça kullandığımız bir deyiş olan «Hoşuma gitti» sözünü yadırgıyorum. Hoş bulma, beğenme insanın içinden gelen bir duygudur; daha çok dıştan gelen, algıladığımız bir etkiyle harekete geçen bir duygu. Niye gidiyor, anlamıyorum, nereye gidiyor? Hoşluk hem gider, hem de insanın içinde hissettiği bir duygu olabilir mi?
    «Hoşuma gitti» yerine «Hoşuma geldi» demek, daha yerinde bir ifade değil midir?
    – Tuhaf tesadüf, ben de bugünlerde fark ettim. Azerbaycan'da, Türkmenistan'da yaşayan soydaşlarımız, sizin dediğinizi yaparak «Hoşuma geldi» diyorlar. Bana da daha doğru görünmüştü.
    Ayrıca aradım. Sözlüklerde gitmek fiilinin, bu deyişteki anlama denk düşen tarifine rastlayamadım.