Merhumun Hürriyet'teki ölüm ilanları 8 sayfaya sığmıştı

Her ölüm hiç şüphesiz bir acı haberdir aynı zamanda; ölenin akrabaları, dostları, arkadaşları için öncelikle. Daha çok sayıda insanı, büyük toplulukları, bütün bir milleti, hatta dünyayı ilgilendiren, üzen ölümler de olur.

Her ölüm hiç şüphesiz bir acı haberdir aynı zamanda; ölenin akrabaları, dostları, arkadaşları için öncelikle. Daha çok sayıda insanı, büyük toplulukları, bütün bir milleti, hatta dünyayı ilgilendiren, üzen ölümler de olur.
Ben mesela, bir milleti bütünüyle sahiden çok üzen, ev, okul, işyeri, çarşı, sokak, meydan demeden hemen hepsini hüngür hüngür ağlatan bir ölümü yaşadım, hatırlarım. 1938’de dokuz yaşındaydım. Evet, Atatürk İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda vefat etti.
Apansız bir ölüm değildi. Siroz hastalığının onu sonunda yatağa mahkûm ettiğini biliyorduk. Gazeteler yazmış, durum resmî bültenlerle ve radyo aracılığıyla da halka duyurulmuştu. Bütün dünyanın günü gününe takip ettiği bir hadiseydi Atatürk’ün hastalığı.
Bize haber, Beyazıt’taki ilkokulumuzda verildi. Küçük bir toplantıdan sonra evlerimize gönderildik. Babam da eve erken dön-müştü. Daireler, işyerleri ve bütün okullar akşamı beklemeden tatil edilmiş miydi o gün, bilemiyorum. Böyle dendiğini de hatırlamıyorum. Ev ahalisi (sekiz kişilik bir aileydik o zaman) salonda toplu haldeydi. Hepsinin gözleri yaşlı. Babam da gözlüğünü bir eline almış, öbür elindeki mendiliyle gözlerini kuruluyordu. Bir erkeğin, hele insanın babasının ağlaması daha önemli olmalı bir çocuk için... O günü hatırlayınca daha çok babam geliyor gözümün önüne, elinde mendiliyle. İz bırakan ukalalıklarımdan birini o gün etmiş ve aile çevresinde kendimden söz ettirmiştim:
– Şimdi ne olacak baba, İsmet Paşa da hasta diyorlardı? diye sual ederek.
Adam olacak çocuk bir marifetinden belli olur, deriz ya! Eee ileride köşekadısı olacak çocuktan da, ülkenin yakın geleceği konusundaki endişesini dile getirmesi beklenir. Daha sonra bir gözlemimi de açıklayacaktım:
– Hiç abartısız bütün millet, içinden gelerek, sahiden üzülerek gözyaşı döktü Atatürk için, dediğimi; bunun olağanüstü bir hal olduğunu o zaman düşündüğümü de hatırlıyorum.
*
Bugün de lafı, açığa vurulması sevimsiz bir düşüncemi dile getireceğim için uzattım. Oldum olası beni rahatsız eden bir alışkanlığımız var bizim: gazetelerimizdeki ölüm ilanları.
Ben elli küsur yıllık Le Monde okuruydum. Çok sayıda insanı ilgilendirdiği düşünülen ölümler herhalde (Le Monde’a yolum düşmüştü bir gün niye sormadım diye kızarım kendime), tek sütun bir başlık altında, sözlük maddesi büyüklüğünde hurufatla sıralanır. Ama ölen, sahiden herkesin haberdar edilmesini gerektirecek önemli biriyse, İnönü’yü hatırlarım mesela, haber birinci sayfadan mutlaka verilir.
Dedim ya biz ölüm ilanını vazgeçilmez bir sevgi, saygı, vefa borcu haline getirdik. Annem vefat ettiğinde içimizden biri «İlanı üç sütun olsun isterdi!» demiş. Öyle yaptık. Amcamkızı Çinçin’in ilanı küçüktü. Hanımlarımızdan biri «O bu kadarını da istemezdi» demiş. Şöyle veya böyle, cenaze geleneklerimize ölüm ilanları da dahil olmuş bulunuyor. (Dahil olmuş yerine müdahil olmuş demeyi yeğ tutan meslektaşlarım var. Onlar, sözünü ettiğim ilanların da büyüğünü sever herhalde.)
Ben bu şikâyeti birkaç yılda bir dile getiririm. Bu seferkinin sebebi, gazetelerde 1 ve 2 eylül günleri yer alan bir ölüm ilanıydı. Merhumun ziyade tekrarlanan adını vermeden ilan miktarını söyleyerek, gazete ilan ser-vislerinin yöneticilerini öfkelendirmeyi de göze alacağım.
Kaybedilen önemli bir işinsanımızmış, ben tanımıyordum. (Elbette şart değil!) Çok da genç, henüz 58’indeymiş.
İlk gün Hürriyet’te merhumu tanıyanlara seslenen ayrı ayrı 46 adet ölüm ilanı, sekiz gazete sayfasına yayılmıştı. (Bizim hızlı gazetecilik yıllarımızda gazeteler 6 sayfa çıkardı; devlet fabrikaları kağıt yetiştiremediği için.) Aynı gün aynı ilana Sabah’ta ve HaberTürk’de ikişerden 4 sayfa, Milliyet’te de 2/3 sayfa yer ayrılmıştı.
Bildiğim kadarıyla bu kadar ilan, mutat indirimlerden sonra ortalama 500 000 (eski hesapla 500 000 000) lira civarında bir ödeme gerektirir.
12 küsur sayfalık ilan bedelidir bu. Fikir beyan ederek ilan sahiplerini, gazete reklam servislerini ve bugünlerde alışverişi teşvik reklamları veren iş çevrelerini tedirgin edeceğimi biliyorum. N’eylersiniz, ben de ölüm ilanlarının abartılmasından çok rahatsızım. Para ile görgünün aynı terazide tartılmayacağını da bilirim.

Bütün Kürtler de bir değil
Aklın da, akıllının da çeşidi var. Ben pürüz meseleleri akıllı fikirli biriyle konuşmayı tercih ederim. Biliyorum, sormak isteyeceksiniz: akıl ile fikir arasında ne fark var, diye. Akıl bir melekedir; yaratmaktan çok anlamaya, bağlamaya, ayarlamaya yarar. Fikir ise (Suale kendimce cevap veriyorum, fazla ciddiye almayın isterseniz.) düşünmekle, tasarlamakla, yaratmakla ilişkili bir zihinsel eylem.
– Bak aklıma bir fikir geldi, deriz. Sanki akıl zemindir, vasattır da, fikir onun üzerine inşa edilen bir bina, bir dinamik.
Radikal’in «Yorum» sayfasında yer alan yabancı basından alıntılara her gün göz atın, derim ya... Dünkünde Ürdünlü gazeteci Sami Suruş’un, Kürt açılımını yönetmeye çalışan Türk devlet adamlarına bir tavsiyesi vardı. Kürt çevrelerindeki ılımlı akımları ve bunların temsilcilerini görmezden gelmeyin, diyordu; «Danışabileceğiniz, siyasî ortaklığın birlikte yapılandırılabileceği başka isimler var.» (Öcalan üzerinde durmuyor.) Ahmet Türk’ü işaret ediyor (Katılırım). Leyla Zana, diyor. (Ben Aysel Tuğluk’u, diğeri kadar cerbezeli olmasa da, tercih ederim.) Avukat Hasip Kaplan’ın, hatta Murat Karayılan’ın da adlarını veriyor. (Benim görüş alanım dışında kalan insanlar. Gene de  Suruş’un tavsiyesi anlamlıdır.)
Bütünüyle insanlarımızın çıkarlarını ve mutluluklarını düşünürken, bugüne kadar hiçbir sebep ve etkiyle Türk-Kürt ayırımı yapmadım. Hayatım boyunca! Kürtlerin akıllı fikirli olanlarını da, sadece dışa dönük işgüzarlar arasında aramamak, yani siyasetçiler ile çeteciler dışında kalan büyük çoğunluğu ihmal etmemek lazım.