Mevlana, Sertab ve semazen

Gazeteler pek oralı olmadı, televizyon haberlerinde ne kadar yer verildi onu da bilmiyorum, ben pek rastlamadım.

Gazeteler pek oralı olmadı, televizyon haberlerinde ne kadar yer verildi onu da bilmiyorum, ben pek rastlamadım.
En kısa ifadesiyle, İstanbul'da Mevlana'nın 800'üncü doğum yıldönümü kutlanıyordu. Evet Mevlana, 1207'de Belh'de dünyaya gelmiştir.
Şehrimizdeki uluslararası Mevlana Sempozyumu'nu Kültür Bakanlığı düzenledi. AKM'de konserler, şiir seansları, konuşmalar vardı. 30 ülkeden 160'dan çok düşünür, sanatçı katıldı, 8 mayıs salı günü başlayan sempozyuma. UNESCO'nun temsilcileri de vardı toplantılarda, bildiğiniz gibi UNESCO 2007'yi Mevlana Yılı ilan etti.
9 mayıs programında 20 ayrı oturum vardı, hiçbirine katılamadım. Etap Marmara Oteli'nde 09.00'da başlayıp 19.00'a kadar süren toplantılar. Toplantılara bugün ve yarın Konya'da devam edilecek. Ve sonunda, Mevlana'nın huzurunda, dünya kamuoyuna bir sevgi ve barış çağrısı yapılacak.
Kulunuz, gene bu vesileyle düzenlenmiş bir gösteriye ve konsere katılabildim. Çarşamba akşamı Aya İrini Kilisesi'nde.
İletişim danışmanlığı firması Assist düzenlemiş bu buluşmayı. Genç ve güzel hanımlar, beyler, örfümüze yaraşır bir nezaket ve sıcaklıkla karşılayıp ağırladılar bizi. (Yakıştı çünkü, Mevlana da büyük bir misafirperver, diye bilinir.)
Benim de katıldığım toplantının ev sahibi Avusturya Liseliler Vakfı'ydı. 9 Mayıs Avrupa Günü ile 2007 Mevlana Yılı'nı bir arada kutlama fikrini başarıyla gerçekleştirdiler.
Mevlana benim için de çok önemli biiir... düşünür, bütün diğer özelliklerinden önce. Şiirle, müzikle, dansla zenginleşen bir kültür. Programda Vienna Classical Players Orkestrası'nın konseri vardı. Sonra aynı orkestra Sabri Tuluğ Tırpan'ın Mevlana Senfonisi'ni çaldı (Piyanoda besteci vardı.). Solist olarak Burcu Sönmez (Ney); dansçı olarak, geleneksel sufî dansının usta temsilcisi Ziya Azizi ve ses olarak -benim en içime işleyen sesin sahibi- Sertab Erener. (Sesi, sufî müziğine de nasıl gitmiş, size kelimelerle anlatamam.) Aya İrini dekorunda, beyaz tuvaletiyle yüksekçe bir tabureye ilişmiş, bir melek güzelliğindeydi.
Vakıf bu güzel konseri «Kültürleri Kaynaştırmak» diye adlandırmış. Bu adı hak eden bir konserdi, dinlediğimiz.
Haddimi aşarak şunu da söyleyeceğim: Avusturyalı orkestra konseri Mozart'la açtı. Mevlana Senfonisi'ni daha sonra çaldılar. Mevlana ve Mozart adları yan yana ve Sertab'ın sesi ve Burcu'nun neyi, tutarlı unsurlardan oluşmuş bir bütündü.
Antakyalı Ziya Azizi de çılgın bir semazendi. Viyana'da modern dans eğitimi almış bir sanatçı. (Serin sahnede terli ve yarı çıplak, üşüdü mü bu çocuk diye çok telaşlandım.)

* * * * *
Mucit değil, mürşit

  • Hüseyin Hatemi dünkü yazısında soruyordu:
    – Mevlânâ, acaba radikal İslam hammaddesine başka maddeler katarak hoş içimli, fakat -hâşâ- zararlı maddelerden soyutlanmış bir ılımlı İslam, bir «nikotinsiz tütün ersatzı» mucidi midir? Hâşâ! (Çünkü o) «İslam'da hiçbir yoktur / Ayıp varsa, bizim Müslümanlığımızdadır» (diyendir) [Yeni Şafak].

    * * * * *
    Son kozumuz, kadınlarımız
    Ortaöğretim yıllarında, okullarda kız arkadaş nedir hiç bilmemiş, çağ gereği onlara daha çok uzaktan bakmakla yetinmiş, işte o talihsiz nesildenim ben de... (Gençler beni bağışlayın, «kuşaktanım» demek bana ters geliyor.)
    Ve kadını çok ailede büyümüş olmak gibi bir kusurum daha var. Kendim, fırsat bulunca gevezelik ederim de, erkeğin çok konuşanından ve suskun kadınlardan pek hoşlanmam. Dost buluşmalarında da daha çok kadınlar konuşmalı ve erkekler susup onları dinlemelidir, derim. Özdeyişim bile var: Erkeğe susmak yaraşır!
    Şunu da söyleyeyim, ki bu bahis kapansın. Üç dört erkek bir olup, meyhanelerde kafa kafaya verip laflamaktan da hiç mi hiç hoşlanmam. Bu meclislerde nelerin konuşulduğunu bilmediğimi de sanmayın. Ama hazzetmem!
    Kadın-erkek bir arada çalışılan işyerlerini severim. Gazetecilik böyle bir iştir. Tehlikeli işlere kızları göndermezsiniz, olur biter. Ve içinde kadınların da bulunmadığı bir gazete, bir dergi, televizyon tasavvur bile edilemez.
    İki sebeple girdim bu konuya. TÜSİAD'a başkan seçilen Arzuhan D. Yalçındağ, erkek seleflerinden daha çok ses veriyor.
    İş-insanlarının bu tür meslek kuruluşları konusunda, rahmetli Fazıl Zobu, sonra çok daha yakın arkadaşım Nurullah Gezgin sebebiyle adamakıllı fikir sahibiyim. (Halef-selef İstanbul Sanayi Odası başkanları idiler.)
    O makamda olan insan, sesini duyurmayacak, tebrikti, teşvikti düşündüğünü söylemeyecek de susacak mı? Yönetim mevkiinde bulunanlarla ille de kapalı kapılar ardında konuşulacak ve bizler ne konuşulduğunu zinhar bilmeyeceğiz, öyle mi?
    Hayır, efendim!
    İkinci sebep, Meclis'e daha çok kadın girsin düşüncesinin iyice olgunlaşmış olması. KAGİDER'in bu konudaki kampanyasına var gücümle katılırım. Başkanları Gülseren Onanç «Meclis'teki kadın oranı yüzde 4'tür. Bu demokrasinin çok önemli bir eksiği» diye az söylüyor. Aslında demokrasimizin bir büyük ayıbı da bu.
    Önümüzdeki seçimde gerektiği ve istendiği gibi sonuç alınamayabilir. Önemli değil, ısrar etmek ve parti başkanlarını zorlamak, mecbur etmek lazım.
    Bence bir de, Meclis'e gönderilecek hanımların tarzı konusunda belli bir seçiciliğe ihtiyaç var. Misali meslektaşlarımdan vereyim: mesela Ayşe Arman ve Pakize Suda tarzını değil de, Gülay Göktürk, Nuray Mert üslubunu seçmek daha doğru olur.
    Gene konuşuruz.