«Âmin!» diyeceğimiz duadır

Toplumlar verimli ağaçlara benzer. Dallar, yapraklar, çiçekler yanında bol bol kozalak ve diken de üreten...

Toplumlar verimli ağaçlara benzer. Dallar, yapraklar, çiçekler yanında bol bol kozalak ve diken de üreten... Zararlı, zehirli dikenlere toplum terminolojisinde «mesele» diyoruz. Bizim toplumumuz da, bildiğiniz gibi mesele zenginidir maşallah! Daha doğru bir deyişle ibâdullah!
Konuşmalar, yazışmalar, tartışmalar... Arada yer yer ve zaman zaman kimi hafif, kimi şiddetli itişip kakışmalar... Bütün bunlara, biraz yukarıdan bakarak, bu toplumun giderek daha çok ihtiyaç duyduğu, adına layık bir yeni Anayasa’nın doğum sancıları da diyebiliriz.
Keşke diyebilsek.
Bu hengâmede diyemesem de, ben bazen yaşananları bu gözle görmeye ve değerlendirmeye çalışıyorum.
Ve bana kalırsa bu çalışma ister istemez bir sözlük hazırlığına benzeyecektir. Yeniden tarifi, sonra derlenip toparlanması gereken o kadar çok kavram var ki bizim dilimizde ve hayatımızda.
Demokrasimizin mâbedi Türkiye Büyük Millet Meclisi adını taşıyor. Durup meseleye bu açıdan bakar ve düşünürsek, anlamlı olmak isteyen bu önemli adda yer almış dört kelimenin de ülkemizde yeniden tarife muhtaç olduğunu hatırlıyoruz.
Türkiye ve Türk, Türkler kelimeleri? Büyük derken tam neyin kastedildiği? Yani bu meclisin diğer demokrasi kurumları arasındaki gerçek yeri ve anlamı.
Millet diyoruz, millî diyoruz, milliyet ve milliyetçilik, diyoruz. İyi ediyoruz da, bunları düşünürken, derken, yazarken tam neyi ifade ettiğimizi artık anlaşıldı ki biz doğru dürüst bilmiyoruz. Karşılaştırma yöntemiyle bu ve benzeri kavramları, tatsız tecrübelerden de faydalanarak yeniden belirleme durumundayız. Ciddî bir ihtiyacımızdır, dediğim çalışma budur işte bugün bizim.
Meclis’i bir anlayış düzeyine getirmeliyiz ki, devletin diğer organları, yani hükûmeti, yargısı, ordusu, üniversiteleri, sivil toplum kuruluşları da bu sayede kendi hadlerini ve miktarlarını iyi bilir konumlarda olsunlar; yerlerinde uslu akıllı oturup görevlerini icra etsinler.
Hafife almayın, kolay iştir sanmayın bu dediğimi. Ehil kanun metni yazarlarından, herhangi bir kanun maddesini kaleme almanın şartlarını, müşküllerini, can alıcı bilgi ve tecrübe ihtiyaçlarını sorup öğrenmenizi isterdim. Sözlük maddeleri yazan heyetlerin çalışmalarını yakından takip imkânım oldu. O günlerde ilk dediğim şuydu:
– En zor yazı türünün kanun maddelerini kaleme almak olabileceğini daha önce bilmiyordum. Bu işin neler gerektirdiğini galiba aklımdan bile geçirmemiş ve hiç düşünmemiştim. Bunu ben ne zaman öğrendim bilir misiniz?
– Apteshane maddesinin bütün bir hafta boyu çalışılıp da tamamlanamadığını gördüğümde!
*
Ankara’da, Meclis’te, üniversitelerimizde, hazır «kanun maddesi müellifleri»nin, ne zaman Anayasa metni yazacağız diye bizi beklediklerini hayal etmiyorum.
Ne yazık ki, öncelik sırasında çok önce gelen bir ihtiyacımız, bir büyük açığımız daha var bizim.
Her şeyden önce aralarında ve bazı konularda zaman zaman buluşabilen ve anlaşma imkânı, şansı, ihtimali de bulunan, hiç değilse üç parti liderine çok ciddî ve âcil ihtiyacımız var.
Toplum ve rejim sağlığının olmazsa olmaz, vazgeçilmez lazımesidir.
Ahmet Hamdi Tanpınar bu hâli ve ihtiyacı bir yerde şöyle ifade eder: «Bu insanların oraya en fazla muhtaç oldukları şeyden, hayal ve harikulâdeden nasiplerini almak için geldikleri görülüyordu.»
Âmin! diyeceğimiz duadır.

Hocalarımdan bana kalan
Evveli gün öğretmenler günüydü. Başka bir vesileyle bir araya toplaşmış üç beş kişi konuşuyoruz. Ses sanatçısı, Karadeniz türküleriyle ünlü Davut Güloğlu da orada. Bana pek sevimli gelen gençlerden biridir. İçten konuşmasını, meraklı zihin yapısını severim. Dün birden:
– Ben hocalardan çok çektim, dedi.
Hep birden dönüp ona baktığımızı görünce, lafın ardını da getirdi:
– Hep korktuk onlardan, diyor. Bizi hep azarladılar, cezalandırdılar, hor gördüler, ürküttüler. Bilgileriyle, görgüleriyle, hatıralarıyla zenginleştireceklerine, öfkeleriyle ezdiler, korkuttular, silikleştirdiler bizi.
Benim anlamakta güçlük çekeceğim bir şikâyet bu. Çok soran olur «Senin Türkçe merakın nereden geliyor?», diye bana. Cevap vermekte güçlük çekmem:
– Bir defa çok ve güzel konuşulan bir evin çocuğuyum der, bir an durur, sesime olabildiğince şükran duygusu katmaya çalışarak:
– Ve bu açıdan da benzersiz hocalarım oldu benim, derim.
Seksen yılı geçti. Hocalarımı anlatmaya bugün bile doymuş değilim. Çevreme bıkkınlık verecek kadar onlardan söz ederim. Bir misalle söyleyeyim. Okan Bayülgen beni programlarına «müzmin misafir» olarak davet ettiği zaman:
– İyi, seve seve gelirim de, senin orada benden ne beklediğini de bilmek isterim tabiî... dedim.
– Hakkı Ağabey ben programımda seni istiyorum, senin orada bir şey yapmanı değil.
Bu kadar şık bir davete ne denir? Doğrusu yönlendirilmeye ihtiyacım var, dedim gene de. Sen çok canlı, neşeli programlar yapıyorsun. Akış sürecinde tutukluk istemezsin elbette.
Çok sonra bir gün durup dururken bana:
– Ağabey sen, Faruk Nafiz Çamlıbel hocanı filan tatlı tatlı anlatırsın ya!
– Eeee?
– Gençler o nesilleri bilmiyor, tanımıyor artık, dedi.
Uyarıda da zarafet var değil mi? Öyledir bu çocuk, tam aksi görünmeye çalışsa da çok görgülü ve zarif adamdır. O nesilde pek seyrek rastlanacak kadar.
Davut, benim hocalarım neslinden olanları da sevecek, onların kıymetini bilecek bir genç adam.
– Beri gel öyleyse, deyip; veryansın ettim eski hocalarımdan dinlediklerimi.
Eve dönerken yolda, içimden bir bir adlarını anarak, hatıralarımı tazeleyerek hepsine hayır dualar ettim.
Hocalarımdan zihnimde kalanlar, başlı başına bir servet benim için. Hâlâ... Dinleyen olursa harcamaya devam ediyorum.
Ruhları şâdolsun!