Miniklerden çok etkilendim

Hep endişelerimizi, şikâyetlerimizi, eleştirilerimizi söyleyerek ülkemize haksızlık ediyoruz. Dün bir ilköğretim okulunun, öğretmenleri ve öğrencileriyle iki saatliğine bir arada olduk. Bakırköy'ün «bir asır bir çeyrek»lik tarihî Taş Mektebi; bugünkü adıyla Taş İlköğretim Okulu.

Hep endişelerimizi, şikâyetlerimizi, eleştirilerimizi söyleyerek ülkemize haksızlık ediyoruz. Dün bir ilköğretim okulunun, öğretmenleri ve öğrencileriyle iki saatliğine bir arada olduk.
Bakırköy’ün «bir asır bir çeyrek»lik tarihî Taş Mektebi; bugünkü adıyla Taş İlköğretim Okulu. 1884’te Fransızların karakol olarak yaptırdıkları bina, 1928’den 1968’e kadar Merkez Ortaokulu’ydu; Bakırköy ve Yeşilköy semtlerinin tek ortaokulu.
Oradayken akıl edip de çocuklara söyleyemedim. İyi oldu, Necla Cankat kardeşime (ve yengemize) sorup iyice öğrendikten sonra yazıyorum. Benim Gülseren Hanım cânımın da ortaokuluydu Taş Mektep. Gitmeden araştırmış olsam, orada herhalde daha çok heyecanlanırdım. (Şimdi söylemeden de edemedim doğrusu.) Bugün birlikte olduklarım meğer rahmetli Lülüş Hanım’ın okul arkadaşlarıymış. Oysa ben çocuklarla birlikte olmaktan da zaten çok heyecanlanmıştım.
Okan’ın televizyon programı sayesinde her hafta üniversiteli gençlerle üç dört saat birlikte oluyoruz. Benim açımdan şifalı buluşmalar. Zaman zaman liselilerle de bir araya geliriz. Bir ilköğretim okuluna ilk gidişimdi bu. İyi ki gitmişim.
Taş Mektebi 1991’den itibaren Tarık Akan’ın sahiplendiğini biliyorum. Binayı restore edip Özel Taş İlkokulu olarak eğitime açtılar. 1998’de ilköğretim okuluna dönüştü ve okula ikinci bina da eklendi. İlk mezunlarını 2000-2001 yılında verdiler. Bunları biliyor, doğrusu daha çok da Tarık’ın eseridir diye gidip görmek istiyordum. Dün nasip oldu. İki kelimede özetleyebilirim: İçim açıldı.
Davet, Tarık’tan değil okuldan gelmişti. Ama gidince orada onu da bulacağımı biliyordum.
Bir Cumhuriyet Bayramı arifesi davetiydi bu. Çocuklarla daha çok Atatürk’ü konuştuk. Bir ara «Onun en önemli özelliği sizce neydi?» diye sordum çocuklara. Çoğu tek kelimelik cevapları sizin de işitmenizi isterdim.
En çok iki şeyden etkilendim. Yazı biter de yer kalmaz endişesiyle bu iki noktayı hemen söylemek istiyorum.
* Gördüğüm çok düzenli, maun iç döşemeleriyle sıcacık binalardı. İmkân, Allah için iyi değerlendirilmiş. Bir kapıdan sesler geliyordu. Açtık ki içerisi cıvıl cıvıl, hınca hınç çocuk. Öğretmenleriyle prova çalışması yapan minik müzisyenler. Bir sergi, 29 Ekim tarihli çeşitli gazetelerin birinci sayfalarından oluşuyor.
Yöneticilerden, öğretmenlerden, Tarık’tan da bir çeşit köy enstitüsü misyonerleri izlenimi ediniyorsunuz. Salondaki ön sıraların hepsinde öğrenciler vardı. Öğretmenler isteyerek ayakta kaldılar. Özeti: Torunlarımın (beklediğim) çocukları TAŞ İlköğretim’e benzer bir okula gitsinler isterim.
* Yaptığım bir monolog değildi. Çocuklarla (ama sahiden) konuştuk. İzlenim özeti: Bu son nesil (benim görebileceğim, demek istedim) sadece boy bos açısından değil, ana-babalarından, nine ve dedelerinden (uzatmaları oynayan ihtiyarlardan haydi haydi...) beyin gelişmişliği açısından da (ama ilk bakışta dikkati çekecek kadar, yani adamakıllı) daha ileri.
Oturuşlarından, göz göze geldiğimizde bana bakışlarından, suallerinden, sorduklarıma hiç duraksamadan verdikleri cevaplardan, bizimki de dahil gördüğüm, bildiğim nesiller efradından (yani «kuşak bireylerinden») hayli ileri bir aşamadalar.
İki cümle daha: 1. Mutlu ve ümitli olmak için sapasağlam dayanağımız var, korkmayın!   2. Çok yanıldığım olmuştur. Ama bu yaşta hâlâ, insanlar konusunda önemli bir yanılgım olduğunu hatırlamıyorum.

Domuz gribi mi, maç nakli mi?
Dün kuşluk vakti TRT 1’de Günbegün programını seyrediyorum. Coşkulu bir hanım sunuyor bu programı. İlk misafiri Dr. Gürkan Kubilay, konu domuz gribi. Hekim de yakışıklı ve ziyade heyecanlı, hareketli bir genç adam. Tarzı, sevimli de olsa çarşı yeri çığırkanlarını çağrıştırıyor.
Bence bir hekim için fazla kesin konuşuyor. Söyleyecekleri cümle cümle, ekrana önce özdeyişler halinde aksediyor, sonra bir futbol spikeri telaş ve heyecanıyla Gürkan Bey tarafından yorumlanıyor.
Hekimimiz, ona katılmamak mümkün değil, yeni grip salgını konusunda çok konuşulmasından, rastgele tavsiyelerden, estirilen kuşku ve endişe havasından şikâyetçi.
Sunucu Sabiha Akdemir de pek sevimli ve hızlı. Kısa sürelere maharetle çok laf sıkıştırıyor. Hekim bir ara verdi; şuh bir ses sanatçısı hanımı dinledik. Ve yazık ki benim evden çıkma saatim. Oysa çeşitli tereddütlere konu olan domuz gribine dair, heyecanlı bir hekimin söyleyeceklerini sonuna kadar dinlemek isterdim. Tıp konusunda böyle kesinkes fikir beyan etmek bana pek doğru gelmese de...
Amerikalıların bile yüzde 65’inin aşıya karşı olduğunu söyleyen heyecanlı hatibin (ki tıp dünyasında hekimin sükûnetini kaybetmeyeni makbuldür) net ve kararlı bir tavırla aşının yaptırılmasından yana olduğunu söylüyor. Şu gerekçelerle:
– Obama aptal mı a efendim? Ağrı Dağı’nın tepesindeki çoban kardeşim, Sinop’taki balıkçı kardeşimle nereden bilecekler bütün bu gerçekleri?
– Kasım ortası, nihayet sonuna doğru Türkiye’mizde de çok ciddî vakalarla karşılaşacağız.     5 000 civarı hastadan 400 kadarını kaybetme tehlikemiz var.
– Siz, Türkiye’de adam başına yılda nihayet 600 gram sabun tüketildiğini bilir miydiniz? Adam lokantaya gelir. Hemen bir masaya çöker ve yemeğini siparişe başlar. Sokaktan geliyor. Önce gidip elini yıkasana be kardeşim!
Bir iki şarkı, sonra Dr. Kubilay’dan salvolar. Program devam ediyor, ama ben ayrılmak zorundayım. Aklım Günbegün programında kalsa da...
*
Gevezelik olsun diye anlatmıyorum bunları. Doktor Gürkan Bey heyecanlanıp telaş etmekte haklı. Bence asıl suçlu basın-yayın dünyası. Tıp dünyası ile kamuoyunu buluşturan asıl araç gazeteler, radyolar, televizyonlar ve internet değil mi?
Hayatımızı tehdit eden yakın tehlikeleri de insanlarımıza doğru dürüst anlatamıyoruz. Hekimimiz de maç nakleder gibi anlatıyor önemli bir sağlık meselesini.