Monşer, biraz da ciddiyet, der

Gazete ve iletişim kavramlarının bütün taraflarına birden hitap ederek söylemek istediğim bir şey var; hem meslektaşlarıma, hem de şu sırada beni okumakta olan size ve bütün...

Gazete ve iletişim kavramlarının bütün taraflarına birden hitap ederek söylemek istediğim bir şey var; hem meslektaşlarıma, hem de şu sırada beni okumakta olan size ve bütün okurlarımıza...
Hafifmeşrep, arzu etmediğim anlamlara da gelir. Biz buna, suya sabuna dokunmadan hercaimeşrep diyelim, ki «Havaî, sebatsız, kararsız yaratılışlı, dikkat ve vefadan yana nasipsiz kimseleri» tarife çalışan bir sıfattır.
Evet, demek istiyorum ki biz okurlar ve gazeteciler topluca hercaimeşrep insanlarız. Bunun son belirtilerinden biri de, gene iki taraflı foyamızı gün ışığına çıkaran «Davos hadisesi»dir.
Anlatmaya çalışayım.
*
Dünkü Radikal’de, Eski Dışişleri Müsteşarı değerli dostum Özdem Sanberk’in yazısını okudum. (Bu noktada, Özdem Bey hakkında «Kendisi, Başbakanımızın monşer tesmiye ettiklerinden bir muhterem zattır» demek gelir içimden, ki gene hercaimeşreplik olur diye söylemiyorum.)
Yazı başlığı «Davos’ta çıkan kriz ve arı kovanı» idi. Bulup tamamını okuyun derken, tecrübeli bir diplomatın hadiseye bakışına dair size kısaca bir fikir verebilmek de istiyorum.
*

  • «Türkiye’de de (unutmayın dört gün sonra İsrail’de şeçimler yapılacak), yaklaşan seçim atmosferinde güçlü bir milliyetçi rüzgâr ve ateşli bir polemik yarattı, Davos olayı... Bu duygusal tartışma bizi Ortadoğu meselesinin özünden uzaklaştırıyor.»
  • «Türkiye’nin bugünkü Ortadoğu politikasının temelleri, Demirel’in Başbakanlığı ve Özal’ın DPT Müsteşarlığı zamanında 24 ocak 1980 kararlarıyla atıldı: Siyasî eylemle ekonomik çıkar sağlama yaklaşımı terk edilerek, dışa açılma imkânları sayesinde ekonomik eylemle siyasî çıkar sağlanan stratejisi benimsendi.»
  •  «Güney komşularımızla da (...) işbirliği ilişkilerimiz süratle gelişti. Karşılıklı güvene dayalı ilişkiler kuruldu. Aynı zamanda Avrupa Birliği’ne katılma müracatı da yapıldı. (...) Türkiye, İran ve İsrail de dahil, Ortadoğu ülkeleriyle pragmatik ilişkiler kurdu. Arap ülkeleriyle hepsini kapsayan ortak bir siyaset gütme imkânı bulunmuyordu.»

Arabaşlıklara örnekler:

  • Barış çemberi.
  • Gazze.
  • Filistin Amerika’nın önceliği değil.
  • İsrail seçimleri.
  • Türkiye’nin rolü.    
  • Ortadoğu meselesinin üç ayağı.
  • Bölgedeki nüfuzumuzun sebepleri.
  • Dengenin korunması.

Anladınız değil mi, âkil ve tecrübeli hariciyecimizin bize ne demek istediğini:
– Meseleleri biraz ciddiye almakta fayda var, diyor.

İskender Ayvalık
Oda komşusuyduk Yeni Sabah gazetesinde. İşten zaman bulamaz, Kumkapı meyhanelerinde bir araya geldikçe laflamaktan hazzederdik birbirimizle. Yiğit yanı vardı, adam gibi adamdı.
Yaşça benden çok küçük diye bilirdim. 76’sına gelmiş ve «Bana müsaade!..» demiş bile. Çok yıllar oldu İskender Adana temsilciliğine geçeli. Hemen hiç görüşmeyeli otuz küsur yıl olmuştur. Yeni moda deyişle ıssızlığımı biraz daha artıran haberi dün Hürriyet’te okudum. Adana’da bugün toprağa veriliyor. Nur içinde yatsın! Oğluna ve bütün ailesi efradına başsağlığı ve sabır dilerim.

«Cesaret Ana» ne der sizlere?
Bertolt Brecht’i nasıl bilirsin, diye sorsalar ne derdim, diye düşündüm?
– Şairdi! Tiyatronun yönetmeni, yazarı ve kuramcısıydı. Yani halisinden tiyatro insanıydı. Seyirci olarak hakkımı helal ettiğim tiyatroculardandır, derdim.
Onun, Cesaret Ana ve Çocukları adlı oyununu seyrettim eveli akşam Akatlar Kültür Merkezi’nde. Yerimde bir bilen olsa size epik tiyatrodan, anlatımcı nihilizmin ne idüğünden, Brecht’in gençliğinde Spartakist olduğundan da söz ederdi.
Ben daha çok onun (ki Almanya’da Hitler’in baş gösterdiği yıllarda 30 küsur yaşlarındadır) neylesine nazizm düşmanı olduğunu bilirim: 1918’de askerlik görevini bir askerî hastanede yapmıştı. Tıp öğrencisiydi. Savaş karşıtlığı oradan başlar.
Brecht’ten ben neler seyrettim diye düşündüm: Aslan Asker Şvayk, Galileo Galilei, B. Puntilla ve Uşağı Matti, Arturo Ui’nin Yükselişi, (ilkin Şehir Tiyatroları’nda gördüğüm) Cesaret Ana ve Çocukları, Kafkas Tebeşir Dairesi... Başkaları da olabilir.
Semaver Kumpanya’ca yorumlanan, Yavuz Pekman’ın çevirdiği, Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği oyunu tekrar seyretmeye gidişimin başta gelen sebebi Cesaret Ana’yı Tilbe Saran’ın oynamasıydı. Üç katlı tekerlekleri üzerinde hareketli iskeleler Cesaret Ana’nın savaş meydanları arasında gelip giden çerci arabasını pek güzel canlandırıyor.
Ben Tilbe Saran’ı, tiyatromuzun büyük oyuncularından biri olarak, Behiç Ak’ın Tek Kişilik Şehir adlı eserinde evlat edinmiştim. Eveli akşam, çok yoruluyor çocuk bu oyunda diye, önce dertlendim. Brecht’in karamsarlığı da eklenince oyun «yorucu» geldi bana. (Oyun, diyorum; yönetmen ve oyuncular değil.)
Nazizm’in geldiğini gören Brecht, Almanya’dan uzaklaşmış ve İkinci Dünya Savaşı ertesine kadar çeşitli ülkelerde yaşamıştır (Danimarka, Finlandiya, altı yıl ABD, İsviçre). Doğu Berlin’e 15 yıl sonra 1948’de döner.
Sağlıklı, huzurlu, neşeli, mutlu bir dünya değildi onun yaşadığı. Sahnede uzaklaştırma veya yabancılaştırma etkisi yaratma ve duygulardansa seyircinin düşünme yeteneğini harekete geçirme amacı güden bir tiyatrodur onunki. Kişisel hayatında da çelişkilerden kurtulamamış bir yazardı, derler.
Tiyatroseverin mutlaka seyretmesi gereken bir oyun bu. Hem seyredin ki, «Cesaret Ana 2009 Türkiye’sinde Türk seyircisi için ne ifade ediyor?» diye ben de size sorabileyim.