'Muhteşem Yüzyıl' dünya pazarında da ilgi görüyor

"Dizi ihracatımızın önde gelen siması İzzet Pinto'dan 'format avcısı' diye söz edildiğini bu vesileyle öğrendim"

Evvelki gün Radikal’de yer alan haberi, ayrı bir dikkatle okudum. Haber Nuriye Doğu’nundu. Muhteşem Yüzyıl dizisinden bir görüntüyle de süslenmiş: Kanunî Sultan Süleyman koltuğuna kurulmuş, Hürrem Sultan da dizinin dibinde, biri vakarı, diğeri bütün güzelliğiyle bize bakıyorlar.
Üç kelimelik («Cannes’a Muhteşem giriş») başlığın altında şu bilgi: «Dizi ihracatının 50 milyon doları aştığını belirten format avcısı İzzet Pinto, son gözdesi Muhteşem Yüzyıl’ı Avrupa’ya açıyor.»
Format avcısı deyişi benim için bir yenilikti. Daha önce işittiğimi hatırlamıyorum. Avcının adını da ilk defa işittim. Anladığım şu: Kürk pazarı hakkında fikir sahibi bir vahşî hayvan avcısı gibi, dizi film avcıları da var. Başka iklimlerde de iyi iş yapacağını anladıkları dizileri isabetle seçip, yabancı ülkelerde pazarlıyorlar.
İzzet Pinto’yu kutlayarak başarısına dua ederim. Gerekli, faydalı ve hayırlı bir iş yapıyor. Benim gözümde «Avrupa-Amerika monte» yabancı dizileri ekranlarımızdan uzaklaştırıp, bizim ürettiğimiz dizileri değerlendiren kişilerin ve firmaların müstesna bir yeri var zaten. Büyük emek mahsulü yerli malı dizilerimizi ilâveten dünya pazarında da geçerli kılmak bence alkışlanacak bir ticarî (ve millî) başarıdır.
Yakışıklı bir genç adam İzzet Pinto. Resimaltında şöyle bir cümle de vardı: «Pinto, tüm dünyada yeni format avında.» Yabancı firmaların dizilerini de Türk televizyonlarına pazarlıyor demek midir bu, anlayamadım. Ticaret mütekâbiliyet (karşılıklılık) gerektiren bir iştir; hem satıyor hem de alıyor demektir herhalde. Ana kanallarımızda hemen hiç rastlamıyorum. Ama hâlâ yabancı dizi (hatta yabancı dilde dizi) yayımlayan kanallarımız da varmış, işitiyorum. Yabancı dilde verilenlerin, çocuklarımızın yabancı dil öğrenmesine sahiden yardımcı olduğunu da torunlarımdan biliyorum. Fransız, Alman liselerinde okurken, İngilizcelerini de bu yabancı diziler sayesinde geliştirdiler. (Buna şaşmakta hâlâ devam ederim. Radyo ve televizyon kanallarımızda doğru ve güzel Türkçe geleneğinin sürdürülmesini de bunun için hep istemişimdir. Jülide Gülizar’ı, bu satırları yazarken bir kere daha hasretle hatırlıyor, saygıyla anıyorum.)
Bizimki hep o, «Oxford’un olmayışı» meselesidir
Bazı dizilerimizin güney ve doğu komşumuz ülkelerde ciddî rağbet gördüğünü biliyoruz. Alınan bu neticeden, dış ticaret geliri olmaktan daha çok Türkiye’nin itibarına hizmeti sebebiyle memnunuz. Önemli yazarlarımızın bugünlerde müessif bir olay sebebiyle adı çok geçen İbrahim Tatlıses’i, sesi için olduğu kadar, komşu ülkelerde gördüğü itibar sebebiyle de göklere çıkardıklarını fark etmişsinizdir. Sokak ortasında kadın dövmek, kan bedelleri ödemek, adamlarına kadın bacaklarına ateş ettirmek türü kabahatlerini unutmayı tercih edecek bir kutsama âdeta... Üç beş yazar değil, hemen bütün gazetelerimizde günlerdir, «Tatlıses vuruldu» acı haberine, farkındaysanız dünyayı tehdit eden Japonya’daki nükleer felaket haberinden ve tehlikenin giderek büyümesinden daha fazla yer veriliyor.
İşe bakın ki bu perişan hâlimizin gerekçesini, vakt-i zamanında kendi hâlini ifadeye çalışırken «Urfa’da Oxford vardı da gitmedik mi?» sualiyle, pek veciz şekilde aynı İbrahim dile getirmişti.
Ona güzelleme döşenenleri tarifte bu özdeyişten de faydalanılabilir.
İzzet Pinto dizi ihracatından gelirimizin 50 milyon doları aştığını söylüyor. Bugünlerde Ortadoğu ve Balkanlar’dan sonra Türk dizileriyle Avrupa pazarını zorlamaktaymış. İstanbul’da açılan Discop Fuarı’nda Muhteşem Yüzyıl’ı seyreden yabancı alıcılardan on ikisiyle (elbette ayrı ayrı ülkelerden) imza atma aşamasındaymışlar. «Hediyelerle, aracılarla geldiler, neredeyse yalvardılar diziyi almak için. Daha önce böyle bir şey görmedim» diyor. Adı geçen ülkeler arasında Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Kosova, Bulgaristan, Yunanistan ve Macaristan gibi ülkelerin oluşu da anlamlı geldi bana. Seyredecekler, eski Osmanlı tebaasının torunları.
Cannes Festivali’nde dizinin gösterimine başrol oyuncuları da katılacaklarmış. Bu vesileyle 500 kişi için özel bir parti düzenleneceğini de Nuriye Doğu’nun haberinden öğreniyoruz.
Bir öğrendiğimi daha tekrarlayayım: Dünyada dizi ve diğer prodüksiyonlar pazarı 8 milyar doları aşmış. Türkiye’nin 50 milyon dolarlık dizi ihracatında yer alan diziler arasında Gümüş, Binbir Gece, Aşk-ı Memnu, Ezel, Dudaktan Kalbe, Asi’nin pazarlandığı ülke sayısı da 25’i bulmuş.
Şöhretlilerimize de
bir göz atalım mı?
Belki tekrar ediyorum, ama bizim bir tuhaf özelliğimizdir. Dünya çapında, uluslararası şöhretlerimiz olsun istiyor, ama olunca da ne yapacağımızı, özlediğimiz şöhrete erişenleri nasıl ödüllendireceğimizi bilemiyoruz. (Bu açıdan İbrahim Tatlıses’in uluslararası şöhretini son yazılarından birinde Cengiz Çandar pekâlâ değerlendirdi doğrusu, eline sağlık!)
Değerlendiremediklerimizin başında bence Orhan Pamuk ile Sertab Erener gelir. İkisi de bu ihmal konusunda en küçük bir serzenişte bulunmadılar Allah için. İkisini de ben, dünya çapında romancı ve şarkıcı olmalarından önce, insan olarak da çok beğenir ve severim.
Son zamanlarda uluslararası şöhret olduğu halde, en küçük bir taşkınlıkta bulunmayan –bırakın kadın, para, kavga kepazeliklerini- şöhreti böylesine artınca ortalarda daha az görünmeye, gazetelerde sebepli sebepsiz arz-ı endam etmemeye ayrıca özen gösteren, beyefendi bir genç adamımız var. Evet, artık «uluslararası şöhret sahibi» olan Kıvanç Tatlıtuğ’dan söz ediyorum. Sarışın, boylu boslu, sahiden yakışıklı, otuzunda bir genç adam. Onu, dış piyasada da ilgi gören dizilerindeki Mehmet (‘Gümüş’) ve Behlül (‘Aşk-ı Memnu’) rollerinde ben de beğenerek seyrettim. İyi bir oyuncu aynı zamanda.
Komşu ülkelerden birçoğunda hayli tanındı, beğenildi, sevildi. Reklam kahramanı hâline de geldi. Sahiden hayranları, fanatikleri var. Bu haberler basına yansıyor, kendi memleketinde de biliniyor.
Ama Kıvanç asla ne oldum delisine dönmedi. Aksine kalabalıklardan, hayranlardan, gazetecilerden ve kameralardan kaçar hale geldi.
Onun bu soylu davranış biçiminin altını çizmeye ihtiyacımız var. Şöhreti hak etmeyen görmemişlerin sayısı o kadar çok ki...
G
Eski Osmanlı ülkelerinde Muhteşem Yüzyıl’ın nasıl karşılanacağını da merak etmiyor değilim.

.