Nato kafa nato mermer, derdik

Osmanlılar, kurucu dedelerinin adıyla anılagelmiş bir hanedan. Ömrü altı asrı aşmış bir imparatorluğu kurdular ve yaşattılar. Ben tarihteki adıyla Osmanlı doğmuş ana-babanın çocuğuyum.

Osmanlılar, kurucu dedelerinin adıyla anılagelmiş bir hanedan. Ömrü altı asrı aşmış bir imparatorluğu kurdular ve yaşattılar. Ben tarihteki adıyla Osmanlı doğmuş ana-babanın çocuğuyum. Söze, Osmanlılığı pek benimsemiş gibi girdin, demeyesiniz diye yaptım bu hatırlatmayı.
Ayrıştırmayı pek seven bir halktır bizimki. Müslümanı, Osmanlıyı, Türkü bile.. fırsat buldukça ayrı görmeye ve göstermeye çalışmaktan da geri durmamıştır.
Coğrafya ile tarih el ele vermiş, çeşitli ırklardan tunca benzer       -eski deyişle- bir insan halitası, günümüzün deyişleriyle karışımı, alaşımı yaratmıştır, demeyi severim. Hele mecliste mutaazzım ve mutaassıp, yani fazla kibirli ve bağnaz bir milliyetçi, ırkçı misafir varsa.
Tartışma hararetlenince gelir sıra, Âşık Veysel’in dörtlüsüne: Beni hor görme kardeşim / Sen altınsan ben tunç muyum / Aynı vardan var olmuşuz / Sen gümüşsün ben saç mıyım?
İtiraz «tunç» kelimesine takılır; «Senin tunçlaşmak dediğin katılaşmaktır; yani biz tunç gibiyiz derken kaskatı olduk mu demek istiyorsun?» diyen biri çıkar mutlaka.
– Tunçlaşma’nın bir anlamı da katılaşmak değil ki, derim.
– Ya nedir? Taşlaşmak, sıvı halden katı hale geçme değil mi?
– Değil! Orada söz konusu renk değişimidir. Hatırınızda kalsın diye söylüyorum. Güneşte yanana «bronzlaştı» dersiniz ya hani... Bronz, tunç’un frenkçesidir. Teninin rengi sarardı, kızardı, karardı anlamında «bronzlaştı» denir. Çünkü tunç koyu sarı bir alaşım.
Osmanlı diye girdik lafa. İmparatorluklar devriydi. Aşiretler şehirlere, şehirler derebeyliklere, giderek hükümdarlıklara, imparatorluklara dönüşmüştü.
İmparatorluklardan, denizciliği iyi değerlendirebilen müstemleke devletlerinin hükmü altına girdi dünyamız. Gelişmemişlere söz geçirmenin şartları değişti, büyüklerin sayısı bir süre için ikiye indi. Napolyonların, Hitlerlerin rüyasını gerçekleştirmişcesine güçlenen ABD’nin de, bu konumun tadını çıkarabildiğini söylemek mümkün değil.
Bütüne bakmak, zaman zaman da olsa gerekli ve faydalıdır.
Toplumsal bir diğer kural, coğrafya ile tarih arasındaki, olmazsa olmaz etkileşim.
Yazı sona ermeden, ukalalık damarımın bugün niye böyle kabardığını da söyleyeyim size.
Çözülmez hale geldi sandığımız önemli meselelerimizde olumlu kapırtılar var. Marifet, karamsarlıklar arasında kendine yol açabilen ışıltıları da vaktinde fark edebilmektedir. Değerlendiremiyoruz. Kendini önemli bilen budalalara benzer bir yanımız var. Coğrafya ile tarih bir olmuş, siyasî yapınızı çağdaşlaştırmakta daha çok gecikmeyin, diyor. Dünya ve bölge atlaslarıyla, merkezlerle olduğu kadar çevre bölgelerle de doğru dürüst ilgilenin, diyor.
– Yaşadığımız dünyayı ve çağı görmezden gelmeyin, daha iyi anlamaya çalışın, diye haykırıyor adeta...
Neto kaphari der Rumlar, biz o deyimi Nato kafa nato mermer şekline sokmuşuz. Ama unuttuk galiba, çoktandır aklımıza, dilimizin ucana nedense gelmez oldu.
İhtiyacımız var halbuki.

Adlar

* Harun Özmen beni de rahatsız eden bir yanlış telaffuza değinmiş. TV spikerleri Azerbaycan adını yanlış söylemekte mucizeler yaratıyorlar, diyor. Örnek veriyor: Azarbaycan, Azerbeycan, Azarbeycan... çeşidine bereket! Bir dediği de şu:
– Bu yanlışları yapanlar arasında Dışişleri mensuplarına bile rastlanıyor.

Ermeni ve Kürt, iki sevgilim

Dün beni çok ilgilendiren bir haber vardı Radikal’de. Tam adresiyle Kültür-Sanat sayfasında, Necmiye Alpay’ın köşesinde. İki hanım bir olmuş, bir kitap yazmışlar; adı «Torunlar». Beni heyecanlandırmak için bu kelime yeter de artar bile.
Gelin görün ki kitabın ilgimi çeken başka özellikleri de var. Adı, ilk algılamadan çok daha anlamlı bir meseleyi işaret ediyor. Söyleyeceğim.
Yazarlarından başlayalım. Ben, Hrant ailesinin de avukatı olan Fethiye Çetin’i, «Anneannem» adlı hârikulâde kitabıyla tanıdım. Tipik Anadolu kadını olan o güzelim anneanne, bizim Ermenilerimizden biridir. Tatsız olaylardan sonra, aile büyükleri Amerikalara göçmek zorunda kalmışken vatanından ayrılmayan, ama Türk ve Müslüman görünmek, bilinmek zorunluluğunu da duyan Ermenilerden biri.
Fethiye Çetin bu gerçeği anneannesinden, başarılı bir avukat olduktan çok sonra öğrenir.
– Amerika’ya gidiyorsun. Orada eskiden göçmüş akrabalarımız var. Onları bulabilir misin?
– Onlar dediğin neyimiz olur?
– Annem ile babam mesela...
Tafsilata gerek var mı? Şu insan evladının başına gelmeyen var mı, diye sormak lazım aslında!
Fethiye Hanım, insan ve yazar olarak çok önemlidir benim için. Çeşitli sevimsizliklere sebep olmuş, çözülmez düğüm haline gelmiş, devam edegelen milletlerarası ve müzmin bir meseleyi, haklı haksız, kanlı kansız kavgalar arasında akıl almaz bir «yücelikle» anlatır. Onun ve rahmetli anneannesinin dostları, kardeşleri olarak, eminim kitabını her okuyan, Fethiye Hanım’ı benim kadar sevecektir.
Neredeyse asırlık bir kavga var tarihimizde ve hatırımızda. Çok taraflı, insan soyunu hiç de yüceltmeyen kavgalar, zorlamalar, cinayetler. Fethiye Çetin’in «Anneannem»’i, bu feci tarihin benim bildiğim tek güzel yanıdır. Anlatışındaki gerçeklik duygusu kadar, asalet de etkiler insanı.
Bu vesileyle size iki sevgimi söylemek istiyorum. Öncesi de var. Ama şu son yıllarda, daha doğrusu kitaplarını okuyalı beri, benim en sevgili Kürdüm Mehmed Uzun, en sevgili Ermeni-lerim (son günlerde anne olan güzel kızım Lerna ile) Fethiye Çetin hanımdır.
Necmiye Alpay’ın köşesinde Ayşe Gül Altınay’ın da fotoğrafı vardı. «Torunlar»’ın iki yazarından biri. Onu da bir süre seyrettikten sonra kararımı verdim. (Bilirsiniz ben gözüme çok güvenirim.) Ayşe Gül Hanım, çok güzel olmayan bir kitaba «ben yazdım» demeyecek biri. Alıp okuyacağım kitap hakkında bir şeyler öğrendim, ama okumadan lafını etmek istemiyorum. Konuşuruz.