Ne bu sessizlik? Neyiniz var?

Dil Yâresi'nde, bir okurum sorduğu için cinnet'i konuştuk bugün. Daha doğrusu cinnet kelimesinin hangi yardımcı fiille kullanılmasının doğru olduğunu: geçirmek'le mi, getirmek'le mi? Merak eden ayrıntılarını orada bulacaktır.

Dil Yâresi’nde, bir okurum sorduğu için cinnet’i konuştuk bugün. Daha doğrusu cinnet kelimesinin hangi yardımcı fiille kullanılmasının doğru olduğunu: geçirmek’le mi, getirmek’le mi? Merak eden ayrıntılarını orada bulacaktır.
Okurum Gökhan Akın’ın aklına bu sual, dün gazetelerde Cem Garipoğlu haberini okurken gelmiş. «Cinnet’i geçirdi mi, getirdi mi?» sualinin cevabını Dil Yâresi’nde aradık, ama Cem’in akla getirdiği tek sual bu değildi ki!
Kimdir, nedir bu çocuk? Aylardır onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Hunharca işlenmiş bir cinayetin failidir, diye bildiğimizi sanıyorduk da, şu sırada ve aylardır nerelerde olduğunu bir türlü öğrenemiyorduk. Kaç gün önceydi, ölen kızcağızın babasının, elindeki boyalı bıçağı kendi gırtlağına sürterek yaptığı içler acısı gösteri? Ve zavallı Münevver kızın her gün gazetelerimizin bir başka sayfasında gördüğümüz, inadına hepsi de güleryüzlü fotoğrafları?
Ve veledin aylar sonra ortaya çıkıp verdiği ilk haber: «Kafasını testereyle kestim.»
Bir haber ki Radikal’in bile bütün birinci sayfasını kaplamış. İşitenin de anlamayacağı homurtular çıkararak ikinci sayfayı çevirdim. Mutat bir haber: Avustralya’da bir herif (baba demeye dilim varmaz) peydahladığı kız çocuğuna, 11 yaşındayken başlamış, 30 yıldır tecavüz etmekteymiş... Dört çocuk doğurmuş çocuk. DNA testleri yapılmış, hadise sabit: dördü de, adını açıklamayı bile istemedikleri o deyyustan...
Bu benim biraz bildiğimi sandığım dünya değil, hayır! Neredeyse «asırdîde» gazeteciyim, benzer ikinci iğrenç haberin de son iki yıla sığdığını görüyorum. İlki Avusturyalıydı; evin bodrumuna hapsettiği kendi kız çocuğundan yedi çocuk daha türeten it oğlu it!
Dünyanın dibi çöktü, havası bitti, suyu çıktı diye dertlenirken, hâlâ sırası gelmedi mi, insan sanageldiğimiz bu aşağılık mahlûka:
– İnsan olmadığın muhakkak da, sen nesin bre deyyus-u ekber, diye sormanın?
– Âkif’in, Kustu insanlığın yıllarca durup karşısına / Döktü karnındaki cîfeyi hayâsızcasına, diye suratına tükürdüğü mahlûk sen misin yoksa?
Siz o ikili misiniz? Biz hâlâ kendimizi aldatırken, daha mı çoksunuz yoksa?
Bunları adlandıracak isim yok. Farkında mısınız, sıfat icadını bile akıl etmemişiz?
Öfkenizi ifadeye elverir kelimeler bulamadığınız için susup oturuyorsunuz, değil mi ey ahali?... Hiç değilse o kadarını söyleyin, dilinizi mi yuttunuz?
Bu olup biten, mümkün müdür; beklediğiniz ve dehşete düşmediğiniz fiiller olabilir mi?

Bir Karacaoğlan falı açtım
Merak ederim, şiirin hayatınızdaki yeri nedir? Ona daha çok ne zaman ihtiyaç duyarsınız? Sevdiğiniz her şair bir kart olsaydı elinizde, ne zaman, niçin, hangisini açardınız?
İçim karardı bugün benim. Her gün, özellikle ve ilkin baktığım, günlük gazetelerin birinci sayfaları olur. Hepsinde dün, Cem denen o tarifsiz, bence bereketsiz oğlanın yüzünü gördüm.
Farkında mısınız, aylardır devam eden bu adliye haberi tefrikasından hep uzak durdum ben. Çok sevimsiz bir şey, çok da yabancı değil, aksine tanıdık, meymenetsiz bir şey vardı bu haberde, hadisede. Bu vesileyle adı geçenlerde bile. Hayır, benim doğru dürüst adını koyabildiğim, koyabileceğim bir şey değil bu.
Başımız sıkışınca «münferit» bir hal diye ciddiye almamaya, görmezden gelmeye çalıştığımız bir olgu da değil...
En iyisi, bu konuda fazla ısrar etmemek. Aç sen şimdi sevgili şairlerinden birini, rastladığın ilk dörtlüyü oku. Ötesini ona bırak, bakalım ne diyecek, ne edecek?
İnsanın içini açanlardan biri olsun, dedim ve Karacaoğlan’ı seçtim. Şu dörtlü beni beklermiş orada. Yoldaş olma yolun bilmez yolsuza / Komşu olma sözün bilmez densize / Meyil verme edepsize, arsıza / Âkıbet ırzına hile getirir.
Bir partinin üyesi olsam, Karacaoğlan bana, «Hakkı sen siyaseti bırak!» diyor, derdim.
Bu dörtlüde kilit kavram ırz’dır bence. Tarifini sözlükten aktarayım: «Bir kimsenin başkalarınca dokunulmaması gereken meziyetleri.» 

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Gökhan Akın)
* Sizden öğrenmek istediğim şudur. Cem Garipoğlu haberlerinde dikkatimi çekti. Cinayet zanlısı ifadesinde eylemi cinnet geçirerek işlediğini söylüyor. Kimi kanallarda bu açıklama cinnet getirerek şeklinde aktarıldı. Bu düzeltme ( veya değişiklik), haberi bize doğru Türkçe ile iletme çabası mıdır, yoksa sadece yanlışta ısrardan mı ibaret?
– Cinnet’ten başlayalım. «Delilik, çılgınlık» demek. Arapça cinna «bir cinin tahakkümü altında olmak» anlamına gelirmiş. Mehmet Rauf, Eylül’de «Temenni ederim ki bu merak nihayet bir cinnet haline gelmesin.» diyor. Şu cümle Abdülhak Hâmit’ten: «Yok yok, o rütbede ben daha cinnet getirmedim.» Bir örnek de  Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan: «Kormayınız, cinnet getirmedim ve çıldırmak istidadında bir adam değilim.»
Sözlüklerimizin hemen hepsi cinnet getirmek derken, baktım TDK Türkçe Sözlük’te iki şekli var saymakla kalmamış, anlam tariflerini de farklılaştırıyor: cinnet geçirmek («delirmek, aklını kaçırmak»), cinnet getirmek («bir an için delilik belirtisi göstermek»)...tir, diyor.
İtibar etmeyiniz!
Gelin Gökhan Bey, biz sizinle bu iki fiilin (yani geçirmek ve getirmek fiillerinin) anlam tarifleri üzerinde biraz duralım.)
GEÇİRMEK’te sözünü ettiğimize en yakın anlam tarifi ikidir: l «Bulaştırmak, aşılamak, sirayet ettirmek»: Nezleni bana geçireceksin, deriz. l «Konu olmak; o hâli, o işi yaşamış olmak»: Kaza geçirmek. Heyecan-baygınlık-bu-nalım-hastalık geçirmek gibi...
GETİRMEK’te aradığımıza yakın anlam tarifi şudur: «(Bir kimse için) Bir hale konu olmak»; «O hal onun üzerinde hâkim olmak». Ve örnekleri: Cinnet getirmek. Nedamet getirmek. Ateh getirmek. Kanaat getirmek ve pek çok benzerleri.
Anlaştık mı efendim? Cinnet geçirmek diye zaman zaman yanlış söylense de, doğru deyiş cinnet getirmek’tir.