Ne ister bu televizyon bizden?

Türkiye'nin televizyona zaman ayırma açısından dünya ikincisi olduğunu bugünlerde öğrendik. Pek üzerinde duran olmadı.</br>Sabah yazarları arasında, Mehmet Barlas'ın başlattığı tartışma, aynı gazetenin iki yazarından gayri kimseyi ilgilendirmedi.

Türkiye'nin televizyona zaman ayırma açısından dünya ikincisi olduğunu bugünlerde öğrendik. Pek üzerinde duran olmadı.
Sabah yazarları arasında, Mehmet Barlas'ın başlattığı tartışma, aynı gazetenin iki yazarından gayri kimseyi ilgilendirmedi.
Barlas televizyonun bilgiye, kültüre uzak kalışından şikâyet etti. Emre Aköz «Abuk bir nostalji, dedi. Sanki eskiden insanlar romanlardan, şiirlerden, entelektüel konulardan söz edermiş gibi. Mansur Forutan, televizyonda söylenenlerin yekûnu «Sen düşünme ben senin yerine düşünürüm, oluyor», dedi.
Üçüncünün aynı yazıda bir dediği de şuydu: «Eğer Almanların televizyon ve radyo sayesinde Adolf Hitler etrafında birleşmesinden söz edeceksek diyeceğim bir şey yok» (Sabah, 16 kasım).
Hitler propaganda aracı olarak televizyondan faydalandı mı, diye hiç sormayayım isterseniz.
Ben, bir tuhaflığımıza daha değinmek için televizyondan söz etmek istedim. Dünyanın en çok televizyon seyreden iki ülkesinden birinde yaşadığımız halde, bu önemli iletişim aracı üzerinde ciddiyetle durmaya yanaşmıyoruz. Demek böyle bir ihtiyaç duymuyoruz.
Oysa televizyon, biz istesek de istemesek de, farkında olsak da olmasak da, kişisel ve toplumsal yapımızı yeniden şekillendiriyor.
Hiç umurumuzda değil.
Üzerinde barındığımız toprağı altımızdan alıp götürdüğü halde erozyonla da ilgilenmeyişimiz gibi.
Yukarıda adını andığım gazetecilerin dile getirdiği de, seçme gücümüz dışında gerçekleşen yamuklaşmanın sıkıntılarıymış gibi geliyor bana.
Yanılıyor muyum?
Dil Yâresi

  • «Mal melameti örter» meselini kullandım geçende. Melamet kelimesini «ayıp» diye kısaca tarife çalışmıştım. Hüsrev Hatemi Bey dostum uyarıda bulunuyor:
    Melamet «kınama ve kınanma, özeleştiri gibi anlamları içerir. Bizde ve bütün ülkelerde mal bir süre için de olsa, kınamayı ve kınanmayı önler. ²Mal, ayıbı değil eleştiriyi örter³ şeklinde yorumlarsak, sınırlı bir zaman için doğrudur».
    – Sağ olun! Ben kısa bir tarif için melamet'in anlamını «ayıp, kusur» diye veren Ömer Asım Aksoy'dan faydalanmıştım.
    Küçük şey
  • İsmet Berkan «Küçük şeyler»i yazıyor; biri de kaldırımlar'dı.
    Her gün biraz yürümem gerekiyor. Parkurum şehrin şık semtlerinden Etiler kaldırımları ile Boğaz'ın Rumeli sahil yoludur, ki bu da bir tür kaldırım.
    Yürürken adımımı atacağım yere bakmazsam ya bir yere takılıyor, ya da bir çukura düşüyorum.
    İnanmazsanız, bu huysuz adam gene şikâyet ediyor deyip omuz silkecekseniz, beş on dakika yürüyün bir kaldırımda, kararınızı ondan sonra verin.
    Verin ki mırıltı halinde şikâyeti bırakıp, koro halinde olanca nefesimizle haykıralım:
    – İstanbul kaldırımlarının hali küçük bir şey değil akla insafa sığmaz bir re-za-let-tiiiiiiiir!..
    Takuhi Hanım'ın sofrası
    Yemek kitabı okuduğumu, hatta böyle bir kitabın sayfalarını karıştırdığımı hatırlamıyorum. Takuhi Tovmasyan'ın, Sofranız Şen Olsun adlı «yemek ve anı» kitabı, mesire fotoğraflı kapağından başlayarak ilgimi çekti.
    Yemekten öte, İstanbullu bir Ermeni ailesinin yüzyıllık hikâyesi var kitapta. Çatalca'dan kız almış Yedikuleli bir aile. Ben yarı Adapazarlıyım; bu Ermenilerle bir akrabalığım var demektir. Çatalca'nın da yabancısı değilim.
    Takuhi Hanım'ın kalemi kıvrak. Çılbır tarifine «Bir yumurtayı kırıp, içini kaynayan suya lop diye akıttınız mı hiç?» sualiyle başlıyor.
    Ermeni mutfağının hayatımızdaki yerini bilirim. Kitabı Gülseren Hanım'a götürdüm. Ertesi gün bakın o da bana nelerden söz etti. (Yemeklerden değil.)
  • Sofranız Şen Olsun beni, altmış beş yıl öncenin Yeşilköy'üne götürdü. Kapı tokmakları pırıl pırıl Rum evlerine. Terzi Androniki Teyze'ye giderdik. Yortu günüyse evin içi günlük kokar.
    Misafir odası -salon değil o zamanlar- tertemiz... Androniki Teyze elinde bir gümüş tepsiyle gelir; tepside iki süslü kâse, birinde anneannemin lohuk dediği sakız tatlısı, öbüründe gümüş kaşıklar, ortada içine kullanılmış kaşığı bırakmak için bir bardak su. Tadı bugün bile damağımda.
  • Yılbaşı öncesi Haçik Suciyan Amca'nın kızları Yeksapet ile Hermans bize gelirler. Bayramlık yeni elbiseleriyle. Gelirken Vartanuş Teyze'nin ünlü topiğini getirmeyi de unutmazlar. Odaya bir yenibahar, tarçın kokusu yayılır; Doğu'nun binlerce yıllık büyülü kokusu... O tabak boş dönmez Vartanuş Teyze'ye; un helvası kaşık kaşık dizilir üstüne.
  • Hamursuz'u da unutamam. Ortası hasır örgü gibi delik delik, yassı, yuvarlak, boz renkli mayasız ekmek. Madam Benbasat bizi hiç ihmal etmez. Yahudilerin hamursuzunu hepimiz onun elinden tatmışızdır. Bizden de dostlara, Yahudisi, Ermenisi, Rumu... aşure gider, lokma gider, helva gider... Bereketli sofralarda bir araya gelen her dilden, her dinden insanlar. Ve giderek unutuluyor diye dertlendiğim çeşitli, birbirinden güzel ağız tatları.
    *
    Yazarsan, dedi Gülseren Hanım, Takuhi Hanım'a selamlarımı söylemeyi de unutma. Hanım okurlarıma, o günleri bilmeyen gençlere özellikle, Sofranız Şen Olsun'u tavsiye ederim. Çok güzel yemeklerin, yemeklerimizin ustaca yapılmış tarifleri var kitapta. (Aras Yayıncılık - 0212 252 65 18 - 243 0602).