Ne (kara) günlere kaldık böyle!

Zihnimde şekillenen ilk cümleyle başlamamı hoş görün. Kendime olduğu kadar size de, hepinize, yazarak da değil haykırarak sormak istediğim bir sual bu...

Zihnimde şekillenen ilk cümleyle başlamamı hoş görün. Kendime olduğu kadar size de, hepinize, yazarak da değil haykırarak sormak istediğim bir sual bu:
– Dünyamızı daha da karartmak için, elimizden geleni ardımıza koymaktan geri durmayacak mıyız?
Yalnız kendi insanımıza da değil, nefesim yetse bütün dünyaya haykırmak isterdim.
İnsan evlatlarına.
Üzerinde sınırlı bir süre yaşayacakları bu yuvarlak kütlede kalan günlerinin daha kötü geçmesi için bıkmadan çaba harcamalarının sebebi nedir?
Biri çıkıp da şimdi bana sorsa, dese ki:
– Elli yıl var ki gazetelerde ahkâm kesersin. Aslında çok haklı bir sual bu senin sorduğun. Seksenine gelmeden önce de sorar mıydın bunu okurlarına?
– Doğrusu sorduğumu hatırlamıyorum. Ama bugün bu noktaya nasıl geldiğim aklımda.
Torunların telefonda bana:
– Dede ne yapıyorsun, demeleriyle; sordukları suali, yani gazete okumaktan başka bir şeyle meşgul müsün, diye gülerek tamamlamaları bir olur.
Gene gazetelerle meşguldüm. Ergenekon’un bilmem kaçıncı dalgasını, hayır yazmayacağım. Aslında, hazır bekleyen iki konum var: l Bizim Yahudilere saygısızlık ve haksızlık ederek huzurlarını kaçırıyoruz, diyeceğim kaç gündür; neyi bekliyorsam bir türlü davranamadım. l Hem anlamlı bir aşk hikâyesi, hem de önemli bir yakın tarih belgeseli Güz Sancısı adlı filmi seyrettim. Onu dedim size, önümüzdeki haftaya bıraktım; siz de seyretmiş olun ki bildiğimiz bir filmi konuşabilelim, diye. İnsanı cesaretlendiren bir ilgi hissederek seviniyorum, bu film konusunda...
Gazeteleri okurken bir yandan da zihnim, Cihannüma’nın sağ kıyısında ele alacağım hafif-zarif bir konu aramakla meşgul.
Söyledim size değil mi, her gün taradığım gazete sayısını 22’den 11’e indirdim, diye... Hayır efendim tasarruf amacıyla değil! Daha doğrusu öyle de, paradan değil zamandan tasarruf etmek için alınmış bir tedbirdir bu.
Allah inandırsın, sizin de üzülerek, sıkılarak değil hoşlanarak okuyacağınız bir yazıya konu olabilecek tek haber veya yazıya rastlamadım, bu 11 ceridenin (Durun hesap edip de doğru söyleyeyim, evet) 316 sayfasında.
Varsa yoksa keyf kaçırıcı haberler ile iç sıkıcı yazılar. Ve sayısı hayli azalmış reklamlar.
Sporda Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın basın toplantısı. Oyuncularından pek değerli iki yabancı anlaşmalarını yenilemişler. Keşke spor okumaya da devam etseydim diye hayıflandım. Hiç değilse oyuncular ile klüp arasındaki ahenkli ve faydalı ilişkiyi yazardım.

Demokrasiye madik oynamak
Habercilerden iş çıkmayınca, kadı kadı yazan meslektaşlara döndüm.
Dün Türker Alkan Bey dostum köşesinde pek güzel derlemişti:
«MGK’nın eski Genel Sekreteri Emekli Org. Tuncer Kılınç’ı bir televizyon programında dinledikçe rahatsız oldum. Sayın Kılınç, Avrupa Birliği’ne girmemize karşı. Nedeni de AB’nin öngördüğü demokratikleşme sürecinin Türkiye’de bir bölünmeye neden olma olasılığı. <AB’ye girmeyelim!>, <NATO’dan da çıkalım!> diyor. NATO’dan çıkma gerekçesi nispeten daha anlaşılabilir. Doğu Bloku dağıldıktan sonra NATO işlevsiz kaldı, ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir kuruluşa dönüştü.
«İyi de, aynı anda hem NATO’dan çıkmak, hem de AB’ye girmeyi reddetmek, Türkiye’nin Batı dünyasından dışlanarak gene bir izolasyonun içine itilmesine yol açmaz mı?»
Sonra burnumuzun dibindeki tehlikeleri hatırlatıyor.
Paşa o arada «Kürtçe konuşmak hiçbir zaman yasaklanmadı» da diyormuş. Üzerinde uzun boylu durmak, evet gerekmez.
Ama ben durumumuza bir başka açıdan bakma ihtiyacını duydum. Benim de oldum olası benimsediğim bir anlayışla «Camide, kışlada, okulda, mahkemede...» diye başlayıp, kimi kurumların ve mensuplarının siyasetten uzak durmalarını ve siyasî laf etmemelerini istiyoruz.
Acaba, diyorum; biz yanlış mı düşünüyoruz. İmamı, askeri, hocayı, hâkimi susmaya mahkûm ederken, gelişmeleri gözlemleyemez hâle mi geliyoruz?
Demokrasiyi eksiksiz uygulamaktan başka çare yokken, ona madik oynamaya kalkarak darbe maceralarına mı mahkûm oluyoruz?

Adlar

  •  Okur dostlarımdandır Gündüz Mutluay. Ankara’da metruk bir evin yakınında yeni cephanelik bulunmuş. Yörenin adı «ZİR Vadisi» diye verildi. Bu «ZİR» nedir, ne anlama gelir, diye soranlar olmuştur. Ben baktım sözlüklere, diyor ve anlatıyor:

– Arapça’dan girmiş dilimize. «Sazın en ince teli» demekmiş. Farsça’daysa «Altta, aşağı» anlamına geliyor: Zîr-i zemin «yerin altı», Zîr ü zeber de «Altüst, perişan» demek.
İkinci e-posta’yla da şu notlar geldi: Zir kelimesi Iğdır, Kars yörelerinde «Çay bardağının tabağı» anlamında kullanılırmış. Ve şu not: Yörenin yakınında eski bir Ermeni mezarlığı varmış. Belki Ermenice’de farklı anlamda kullanılan bir kelimedir. Orasını da Sevan Nişanyan’a sormalı! diyor.
*
Böyle okur dostlar başına! Gündüz Bey canım teşekkürler ve bu minval üzre devam temennisi.
Sözlüğe bakma hastalığımız var ya, ben de bu vesileyle kelimenin siyaset jargonunda kullanılışına şahit oldum. Buraya ekleyeyim:
Zîr-dest, «El altında bulunan, tâbi olan» demek; Zîr-destan ise onun çoğulu, ama siyaset dilinde «tebaa, uyruklar» anlamına geliyor. Şinasi’nin Ayak altında leked-hor (tekmelenmiş) idi zîr-destan dizesinde bu anlamda kullanılmış.