Ne mene şeydir bu siyaset...

İnsanlar, tabiatın onları görevlendirdiği çerçevenin dışına çıktıkları, yaşamanın ve döl vermenin ötesinde de ihtiyaçlar duymaya ve emeller beslemeye başladıkları günden beri siyaset yapar. Frenklerin, Yunanca'dan yola çıkarak politika adını verdikleri meslek.

İnsanlar, tabiatın onları görevlendirdiği çerçevenin dışına çıktıkları, yaşamanın ve döl vermenin ötesinde de ihtiyaçlar duymaya ve emeller beslemeye başladıkları günden beri siyaset yapar. Frenklerin, Yunanca’dan yola çıkarak politika adını verdikleri meslek. (Politikhos, «şehir halkının hayatıyla ilgili her şey»’den türemiş bir kelime.)
Tarih boyunca saygı duyulan bir kavram haline gelmesi için gayret sarf edilmiş bir faaliyet ve meslektir siyaset. Bugünkü anlamıyla siyaset, evet «Devletler arası ilişkileri, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı ve bu konuda takip edilen yollar ve yöntemler» demektir.
Ama mecazî olarak hâlâ «Amacına ulaşmak için şartların gerektirdiği gibi davranma, karşısındakinin hoşuna gidecek tarzda davranarak işini yürütme» anlamıylada kullanılan bir kelimedir.
Türkçe’mizde bu kelimenin daha önceleri çağrıştırdığı bir anlamı hatırlatmakta da fayda var: Siyaset eskiden «ceza, özellikle de idam cezası» anlamında kullanılırdı. Siyaset etmek, «cezalandırmak, daha çok idam etmek» demekti. Siyaset yapmak hâlâ, «siyasetle uğraşmak» yanında «amacına ulaşacak tarzda davranmak» anlamında da söylenir. Siyasetgâh’ın anlamı da şudur: «Devletçe verilen idam kararlarının infaz edildiği yer.»
Bu hatıralar da zihninizin bir köşeciğinde dursun, diye söylüyorum. İlahî kökenli bir kelime değildir siyaset. Zaman zaman da çok tehlikeli ve zararlı faaliyetleri ifade için kullanıldığı olur. Sevimsiz anlamını unutmamakta bu sebeple fayda var.
*
Anlamış olmalısınız. Bu satırları yazarken bir taraftan da (Ne yaparsınız, ister istemez...) Meclis konuşmalarına kulak veriyorum. Hükûmet adına İçişleri Bakanı Beşir Atalay konuştu. Sonra DTP Başkanı Ahmet Türk geldi kürsüye. (1946’dan beri siyasetçilerin hiç değilse önemli konuşmalarını mesleğim icabı dinliyorum. Heyecanlandıranlar yanında, hatipler arasında insanı eğlendirenler de olagelmiştir. MHP lideri Devlet Bahçeli, mübalağa alanındaki gayretkeşliğine rağmen, yengemin horozunu hatırlatan sesinden midir, telaffuz hatalarından mı, yoksa bütünüyle kişiliğinden mi -sebebini çıkaramıyorum- tek kelimeyle «sıkıcı».)
Sıra CHP lideri Deniz Baykal’daydı. Ahmet Türk gibi, onu da elimden kalemi bırakarak dinledim. Ama zihnimde, grup toplantıları hatibi Genel Başkan’ın oradaki sözlerinden geriye kalmış çok şey vardı. Dikkatimi toplayabildiğimi söyleyemem. Gene de bazı anlamlı değerlendirmeler ve iyi ifade edilmiş ibareler vardı konuşmasında.
Şu anda AKP Adana Milletvekili bir genç adam konuşuyor, Ömer Çelik. Ama ben de yazımı bitirmek zorundayım.
Daha sonra Başbakan Erdoğan konuşacak. Meclis şimdilik sakin. Tayyip Bey mutadı üzere dananın kuyruğunu koparacak laflar da eder mi, bilemem. Yazımı bitirip, onu biraz daha dikkatle dinlemek istiyorum doğrusu... Diğerlerinin farklı bir şeyler söylemeyeceği belliydi zaten.
İyi bir yazı mümkün değil bugün, hitabetin bu tarzından alelade örnekler dinlerken.
İstemez misiniz, Tayyip Erdoğan içeriğiyle olağanüstü bir konuşma yaparak bu aleladeliğin üstüne çıksın ve hepimizi şaşırtsın? Ufukta ciddî bir ışık görerek, rahat bir nefes alalım... 

Hâkimler korktuysa, vah vah!
Daha önce böyle bir haber başlığı okuduğumu hatırlamıyorum. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın hiçbir yerinde. Dün Radikal’in, gazetede en büyük yeri kaplamış haberinin başlığında, kelimesi kelimesine şu ifade yer aldı: «Yargı kurumlarının başkanları telekulağa ateş püskürdü.»
Bir memleket ki yüce hâkimlerinin telefonları, diğer devlet görevlilerince ve devamlı olarak dinlenmektedir.
Hiç heyecanlanmadan, sesinizi yükseltmeden ve yerden göğe kadar haklı olarak şunu söyleyebilirsiniz:
– Bu dehşet verici haber Türkiye için, aynı gün TBMM’de cerayan eden Kürt meselemizde açılım (evet, aynı zamanda demokrasimizde) konusundan daha önemlidir.
Kürt meselemizin sona erdirilmesinin ne anlama geldiğini bilmeyen yoktur aramızda. Telekulak dediğimiz faciayı haber veren Radikal sayfalarının ana başlığını oluşturan cümle de şuydu: «Ergenekon ve telekulak, devletin içindeki savaşı açığa çıkardı.»
*
Bir şehrin sadece trafiğine bakarak şehirlinin ne şartlarda yaşadığını çıkarabilirsiniz, der dururum. Her İstanbullunun katılacağı bir düşüncedir bu. Çünkü yüksekçe bir yerden, bu şehrin trafiğini bir süre seyredecek yabancılar bile, bizim, diğerlerinin haklarına saygı duymayan insanlar olduğumuzu üç beş dakikada anlar.
Bir memlekette yüce hâkimler bile, «Dinleniyor muyum?» endişesi duymadan telefonlarını açamaz hale geldiyse, orada haktan, hukuktan, hür ve güvenli yaşamaktan eser kalmamış demektir.
Toplumlarda hâkim daima yüce bir kişilikse, bunun sebebi bir üstteki cümlede yanyana getirdiğim değerlerin korunması görevi ona verildiği içindir.
Türkiye için yeni ve çok vahim bir vah vah! vak’asıdır bu.

Dil Yâresi

«Camus’un» değil, «Camus’nün»


Türkçe dostlarından (Seçil Arıkan)

* Yabancı özel adların yazımında, mesela Camus’nün imlası mı doğrudur, yoksa Camus’un imlası mı? Size yazmadan önce araştırdım, kuralı öğrenemedim. Her iki şekilde de yazılıyor. Genç bir arkadaşımın sualiydi bu. Cevabını sizden rica ediyorum.
– Yabancı özel adlar, dilimizde söylendiği gibi yazılacak kadar benimsenmemişse (Münih gibi, Napolyon gibi), onları kendi dilinde olduğu gibi yazar ve telaffuz ederiz. Camus adı Fransızcada «Kamü» diye telaffuz edilir ve Camus’nün yazmak gerekir.