«Neymiş, neymiş?» nasıl bir sual

Evlerde, işyerlerinde, eş dost arasında çok sorulan bir sualdir de, ben bundan hiç hazzetmem. Sormamakla kalmam, sorana cevap da vermem. Dedikodunun simgesi diye peşinen mahkûm ettiğim bir sualdir; dedikoduya davetiye çıkaran bir sual...

Evlerde, işyerlerinde, eş dost arasında çok sorulan bir sualdir de, ben bundan hiç hazzetmem. Sormamakla kalmam, sorana cevap da vermem. Dedikodunun simgesi diye peşinen mahkûm ettiğim bir sualdir; dedikoduya davetiye çıkaran bir sual:
– Neymiş neymiş?
Soruş tarzındaki işveli sesten de bellidir ki bu sual, size de «Gel dedikoduya katıl!» diyor. «Canım efendim, her zaman da Eşrefoğlu’nun dediğini yapıp «Dosdoğru uçmağa gidecek» değiliz ya! De bakalım hele hele ne var ne yok! Sıkma dişini canım kardeşim, passaparola’sız sohbetin tadı olmaz derler, bilmez misin?
Söze doğrudan girsem, asıl demek istediğimi söyleyememiş olurum diye böyle bir girizgâh ihtiyacı duydum. Şöyle başlasaydım mesela, yadırgamaz mıydınız?
– Aslında beklenen bir sualdir, ama henüz kimse sormadı bana. Sormasını beklediğim biri de yoktu zaten, desem ne dediğimi anlamazdınız sanırım.
*
Önce size hafta sonu gelmiş okur mektupları tomarından kısa tutulmuş üç muhabbetnâmeyi nakledeyim. (Farkındasınız herhalde, bırakın siyaset’i, içinde «s» harfi bulunan kelimeleri kullanmayı bile bugünlerde canım çekmiyor. Dün, Ayverdi Sözlüğü’nün rahmetli asıl sahibi İlhan Ayverdi Hanım’ı anlatmaya çalıştığım yazıdan önce uzun süre duraksadım, hatta dona kaldım, diyebilirim. Neydi derdimin, tutukluğumun sebebi? Mektuplardan önce onu söyleyeceğim size.)
Meclis’te açılım konuşuluyordu, konuşulacaktı daha doğrusu o gün. Günlerden salıydı. Meclis grup toplantılarındaki lider konuşmalarından gene yeterince rızıklanmıştık. Haklar, hürriyetler konusundaki kapanıklıktan içi sıkılmışların hasretle beklediği konu: açılım adıyla o gün Meclis’te bu konu ele alınacak.
Yarım saat yetti de arttı bile. Ben ki çocukluğumun sinemalarında filmden önce seyrettiğimiz görüntülü dünya haberlerini pek merak ederdim. Televizyonlarımızdaki siyaset sinemasından hiç mi hiç hazzetmiyorum. Fevkalâde tatsız ve seviyesiz geliyor bana orada olup bitenler. Birbirlerine ve onları topluca seyreden seçmenlerine karşı aklın almayacağı kadar saygısız. O halin üzerinde durmak gelmedi içimden. Birkaç gün daha siyasetçilerin lafını etmezsem sebebi budur.
*
Dönelim okur mektuplarına. 
* Mustafa Berk Sinar. «22 yaşındayım. Düzce Ü. Orman Endüstri Mühendisliği bölümünü bitirdim, yüksek lisans yapıyorum. Sizin takipçiniz olarak teşekkür etmek istedim. Ne iyi ki Türkiye’nin sizin gibi aydınları var. Sizi, Okan Bayülgen’in programında tanıdım. Keşke gazete okuma alışkanlığım olsaydı da sizi daha önce tanısaydım. (Okan’lı programlarınızı, Mirgün Bey’le NTV’deki Günlerin Getirdiği’ni izliyor, elimden geldiğince köşe yazılarınızı da okumaya çalışıyorum. Elinize, yüreğinize sağlık. İyi ki varsınız...»
* Arzu Çeltekoğlu. «Radikal’deki yazınızı okudum şimdi (8 kasım, pazar). Lülüş’ün yokluğunu biz hiç dolduramayız. Onunla ilgili ne zaman bir şey deseniz çok üzülüyorum, gözlerim doluyor. Ama hep diyorum ki, o yok değil. O hep var, içimizde, yanımızda.
«Hakkı Bey, siz bizim hiç tanımadığımız dedemizsiniz. Orada bir yerde olduğunuzu bilmek bile, bizi mutlu ediyor. Allah size uzun ömürler versin! Sizi başımızdan eksik etmesin!»
* Fikret Barbaros Göçer. «Öncelikle teknolojik gelişmeleri takip edip, sıkılmayıp öğrendiğiniz için ve bize internet dünyasının size bu denli ulaşabilecek kadar güçlü ve etkili olduğunu gösterdiğiniz için, televizyonda ve gazetedeki köşenizde Türkçe’yi bu kadar sahiplenip yorumladığınız için, sosyal ve kültürel sorumluluk projelerine verdiğiniz destekten dolayı, rahmetli bir Ankara hanımefendisi olan anneannemden işittiğim sözleri ve vecizeleri dile getirdiğiniz için teşekkür ederim. Umarım sizi görmekten ve okumaktan mahrum olmayız.»
*
Ne mektuplar alıyorum gördünüz mü? Mükâfatların beni en mutlu edeni bunlar. Torunlar hep tatlıdır, sevgilidir de, kız torunların hali de başkadır... Gördünüz değil mi, Arzu’nun bana neler dediğini.
Burası doldu taştı. Size, arşivimde «Okur sevgisi» başlığı altında sakladığımız mektuplardan son gelen üçünü, âdetim olmadığı halde niye aldım Cihannüma’ya, onu da anlatmaya ötegeçede devam edeceğim.

...ki cevabı bu köşeye sığmadı
Altmış yıla yakındır, yüz yüze gelemediğimiz dostlarım, sevgililerim var benim. Onlar sayesinde, yarım asrı geçen bir süredir, görülüp, işitilip bilinenden farklı, daha geniş bir dünyam var benim.
Bugünkü Cihannüma’yı Radikal’de bütün haberleri ve on bir köşe yazısını (hepsi değil yazık ki, ilgi alanlarımın çok uzağında olanlar var) severek ve faydalanarak okuduktan, biraz da duygusallaştıktan sonra yazıyorum.
– Neymiş neymiş? diye gelebilen olsa benim odama, o soracak:
– Aydın Bey grubun birçok gazetesini, bu arada Radikal’i de satacak diye gazetelerde, internet sitelerinde ısrarlı haberler çıkıyor. Ne diyorsun? Aslı neymiş?
Herhalde kısaca:
– Radikal’e yazık olur, der ve susarım. Ayrıntılarını bilmem, ama Radikal, getireceği kâra, kazanca tamah edilecek bir gazete değildir. Meslek hayatımdan bildiğim kadarıyla, sahiden dürüst ve haysiyetli birkaç gazeteden biri. (Hayır, «ideal» demedim. Kolay kolay da diyemem zaten bir gazete için.)
Yer sahiden tükendi. Neymiş neymiş?’in cevabına, sabır ve tahammül ederseniz yarın devam edelim.

Dil Yâresi
* Bakın, muhabbetnâme’nin anlamını size Ayverdi Sözlüğü’nden aynen aktarıyorum:
«Arapça muhabbet, sevgi ve Farsça nâme, yazılı şey ile muhabbetnâme: 1. Aşk mektubu: Lâkin muhabbetnâmeye bir şiir leffetmek (<iliştirmek>) ziyadesiyle yakışacağından bu arzudan kendisini alamıyordu. (Recaizade M. Ekrem). 2. Dostça yazılmış mektup veya yazı. (İlk yazıda kelime bu anlamda kullanıldı.)»