Nezaket, adalete de yakışır

Ne yapacağımız konusunda son kararı verme durumunda olanlara bir saygı borcumuz oluyor. Aramızda bir mesafe bulundurma ihtiyacı...

Ne yapacağımız konusunda son kararı verme durumunda olanlara bir saygı borcumuz oluyor. Aramızda bir mesafe bulundurma ihtiyacı...
Bunun sebebi, bizim adımıza da sorumluluğu yüklenmekte oluşları mıdır, yoksa kararsızlık halinde duruma fiilen el koyma gücüne sahip bulunuşları mı, bakın o kadarını bilemiyorum.
Devlet başkanına «Reisicumhur Hazretleri» denirdi. Başbakanlardan «Beyefendi» diye söz edilir, bu unvan yakın çevrede bir başkası için pek kullanılmazdı. «Sayın Bakan»lara hitap formülü de «Vekil Beyefendi» idi.
Geleneğimizde aile büyüklerini adıyla anmak da yoktur. Ben babamdan «Ruhi Bey» diye, hayır hiç bahsetmedim. Babaanne, hala, amca, teyze, dayı... Onlar kadar yakın olmadıklarımıza hanımteyze, beyamca... denirdi.
Öğretmenine, hocasına, ustasına, müdürüne adıyla hitap etmiş olan da yoktur, diye bilirim. Çalıştığım gazetenin sahibine eski düzende ağabey derdim; Yeni Sabah'ta patron demeye başladım. Bugünkü patronuma da hiç adıyla seslenmedim.
Mesele yapmayın, fazlaca yaşlananların kimi davranışlarını vaktiyle ben de çok yadırgardım. Size, niye öyle demiyorsunuz, demek aklımdan bile geçmez.
Abartı diyebileceğiniz son bir hitabı kırk yıl kadar önce Adnan Menderes'ten işitmiştim. Yassıada'daki Yüksek Adalet Divanı Başkanı olan Salim Başol'a:
– Reis Beyefendi Hazretleri, diyordu.
Başol ise ona «Sen» diye seslenmekte pek bir sakınca görmemişti, diye hatırlıyorum.
Bizde hâkimler böyledir. Davacıya, davalıya, tanıklara, her yaşta avukata sen demeyi hak bilirler. Adnan Ekinci'nin, Genelkurmay Askerî Mahkemesi'nde Başkan'ın sanık Emekli Oramiral'e «Komutanım» ve eşine «Sayın Hanımefendi» diye hitap etmesini ayrıca belirtmesi bundandır. Bu yenilik karşısında hiç duraksamadan:
– Duruşmalarda sanıklara bu düzeyde muamele edildiğini sivil mahkemelerde de görmeyi çok isteriz, diyor (Radikal, 24 aralık).
Bu dileğine katılmamak mümkün mü? Seslerini yükseltmeden avukatların -ve herhalde sair duruşma ahalisinin- yıllardır dile getirdikleri haklı bir istektir.
Yargı dünyamızca benimsenirse, Avrupa vatandaşlığına doğru atılmış şık adımlardan biri olur.
Hukukçulara da bu yakışır, dememe müsaade eder misiniz!
Eski alışkanlık saygısızlık eseri değildi belki. Ama bu adım, insan haklarına saygı inancının yeni bir işareti olabilir.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Arif Bilgin)

  • Türker Alkan'ın yazı başlığı «Ali bey» idi (Radikal, 28 kasım). (Türker Bey bağışlayın, o tarihli gazeteyi bulamadan, okuruma güvenerek yazıyorum.) Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözlerinin büyük harfle başlaması gerekmez mi?
    – Ben de öyle biliyorum.

    (Ercüment Rakap)
  • Ben de sizin yazdığınız gibi, o deyimi «İki cami arasında beynamaz» diye biliyorum; ama «bînamaz» diyenler de var. Halk arasında yaygın şekli hangisidir.
    – Aslı bînamaz, ama deyimleşirken beynamaz olmuş. Deyimlerin aldığı şekle saygıda kusur etmemeye çalışıyoruz.
    AB rotasında bir durak
    Türkiye'den bir tasarımcı geldi geçti, farkında mısınız? Bir İngiliz, adı Ross Lovegrove. Yaşayan beş büyük tasarımcıdan biriymiş. Vitra firmasının, yani Eczacıbaşı Grubu'nun banyo tasarımları böylesine bir hayal gücünün eseri olacak. AB filan derken, ciddî küreselleşme adımları atıyoruz. Bu arada sorayım: Almanya'da seramik ve sağlık gereçleri piyasasının yüzde 14,5'ini Eczacıbaşı'nın ürettiğini biliyor muydunuz? Ben, Meral Tamer'den öğrendim (Milliyet, 24 aralık).
    Lovegrove'la konuşanlar oldu. Sanatçı iddialı:
    – İnsanlar, Türkler ne bilir ki, diyor. Bu düşünceyi tersine çevirmek istiyorum. Vitra'yı dünyaya taşıyacağım. Türkiye ve Japonya banyo kültürü bakımından zengin ülkeler. Ayrıca Bizans etkisini de değerlendirebiliriz. Göreceksiniz, «Türkiye'den eşsiz ürünler çıkıyor» dedirteceğim.
    Bu çok ünlü tasarımcıyı ben yeni tanıyorum; adını ilk defa işittim, demeliydim. Benim için önemli olan, çok güvendiğim Eczacıbaşı camiasının bu iş için onu seçmiş olmasıdır.
    Lovegrove'la ben konuşsaydım şunu sormadan edemezdim:
    – Siz Türk ve Bizans hamamlarından hareketle banyo malzemesi tasarlayacaksınız. Günümüzde helalar da banyo içinde yer alıyor. Tasarlayacağınız yeni malzeme herhalde her yerden çok Türkiye'de kullanılacak.
    – Evet, dedi diyelim. O zaman da şunu sormadan olur mu:
    – Peki, bizim nasıl taharetlendiğimizi de öğrendiniz mi?
    Ne derdi acaba?
    – Bugünlerde Türkiye'nin en iyi helaları seçildi mesela... Bebek'e gidip, Poseidon Balık Lokantası'nın şampiyon olan helasını incelediniz mi? (Size de bir sual: Türkiye WC Kurulu'nun varlığından ve yirmi yıllık faaliyetinden haberdar mıydınız? Ya, hela yarışı seçici kurulunda dört profesör, bir büyükelçi, bir avukat, bir istatistik uzmanı ile Bulgaristan Göçmenleri Derneği Başkanı'nın da yer aldığından? Sabah-Günaydın, 22 aralık).
    Ben sizleri vaktiyle uyarmıştım, hatırlar mısınız; gün gelecek bu Avrupalılar bize «Siz nasıl taharetlenirsiniz?» diye de soracaklar demiştim (Radikal, 8 ve 10 haziran 03; 4 temmuz 04).
    Şimdilik akıl edememiş, öğrendiğinde Lovegrove da bu mesele üzerinde önemle duracaktır. Ben, Vitra'da bu konuya çare arayan tasarımcılar bulunduğunu biliyorum. Hoşumuza gitse de gitmese de, biz bu meselemizi yeniden düşünmek zorunda ka-la-ca-ğız. Hazırlıklı olun!