«Niye askerî savcı?» suali var

Ben gazetelerle hemhal iken karşıma Ayşenur Arslan çıkıyor (CNN Türk, Medya Mahallesi). Günün haber ve yorumlarını birlikte irdelemenin ilgi çekeceğini düşündüğü gazetecilerle konuşuyor.

Ben gazetelerle hemhal iken karşıma Ayşenur Arslan çıkıyor (CNN Türk, Medya Mahallesi). Günün haber ve yorumlarını birlikte irdelemenin ilgi çekeceğini düşündüğü gazetecilerle konuşuyor.
Dünkü misafiri Mehmet Altan’dı. Ayşenur, onun ısrar ile tekrarladığı bir cümleyi işitmezden gelmekte program boyunca direndi. Mehmet diyor ki:
– Askerin yeni bir müdahale hazırlığında bulunduğuna dair bir belge çıktı ortaya. Suç işlemeye niyetlenme halidir bu. (Kelimesi kelimesine değil, anladığımı aktarıyorum size.) Belgenin altındaki imza bir albaya ait dediler. Plan uygulamaya konulursa işlenecek suçun faili asker olacak, demeye gerek yok; çünkü memleketimizde elli yıldır işlenen veya niyetlenilen bu suçun faili asker oluyor. Bu konuda haber verilmesini yasaklayan da asker. Yani suça niyetlenip hazırlanan asker, suçu işleyecek olan da asker... Bizim yaptığımız nedir? Suça hazırlananı Yargı’ya havale etmek. Kimi görevlendiriyoruz? Askerî savcılığı.
Saçma değil mi bu?
Ayşenur’un hâlini ancak eski bir deyim ifade edebilir: lâl ü ebkem. (Ki «Şaşkınlıktan donakalmış» demektir.) Tecrübeli gazeteci durumu, muhatabıyla birlikte kahkahalar atarak geçiştiriyor.
Bir dediği daha var Mehmet’in. Program boyunca defalarca tekrarladı:
– Örnek aldığımız ülkelerin hiçbirinde askerî savcılık veya yargı diye bir kavram ve kurum yok. Bizde olmasına niye ihtiyaç duyuldu dersiniz? Kim duydu?
Elcevap: İki arkadaşın anlayışlı kahkahaları.
Bu halin eski adı da, abesle iştigal’dir. («Boş ve gereksiz şeylerle uğraşma» anlamında söylenir.) Haftalardır yapageldiğimiz de bundan başka bir şey değildi.
*
Hukuk öğrenciliği yıllarıma dönüyorum. l Askerî ceza, «Askerî suç işleyen, askerî terbiye ve disiplini bozan, hiçbir ceza kanunu maddesine uymayan fiilleri işleyen ve tekâsül yapanlara («Tembellik edenlere, üşenenlere, gevşek davrananlara») verilen ceza.» l Askerî ceza hukuku, «Ordunun yetiştirilmesinde, savaşa hazırlanmasında, savaş araçlarının geliştirilmesinde ve korunmasında sağlam bir düzenin kurulması ve sürdürülmesi amacıyla, Askerî Ceza Kanunu’nda yer almış kuralların tümü». l Askerî Ceza Kanunu, «Orduda disiplinin sağlanması amacıyla yasaklanmış fiil ve hareketler ile cezalarını gösteren kanun». l Askerî suç, «Askerî Ceza Kanunu’nun yasakladığı fiil ve hareketler».
Görüldüğü gibi askerî suçlar arasında gidişatını beğenmediğiniz siyasî iktidara son vermek, onu seçen meclisi dağıtmak, devrilen iktidarın yerini alarak uygun bulunan bir süre boyunca ülke işlerini bilfiil yürütmek gibi suçlar yok. Askerin görevi dışında işlere kalkışması diye apayrı bir askerî suç bulunduğunu da zannetmiyorum.
Temel hukuk ilkelerinden biridir: Kanunsuz suç olmaz!

«Ensest»in Türkçesi yok galiba
Hukukçuluğum tuttu bugün. Radikal’de bir haberdi. «Enseste yasal tanım zorunlu» başlığıyla verildi. Birleşmiş Milletler desteğiyle bizde bir araştırma yapılmış. Toplantıya kadın meseleleri bakanımız Selma Aliye Kavaf da katılmış. Koltuğunun altında anket sonuçları dosyasını gördüm.
Ensest kelimesinin Türkçe’de bir karşılığı var mı, bilmiyorum. «Aile içi yasak ilişki» diye tarif ediliyor. Babalar, dedeler ve evin kız, erkek küçük çocukları. Ve konuşmaya cesaret edemez hale getirilmiş analar.
Yazmak kolay değil. Çeşitli sebeplerle susuyor, ama ne olup bittiğini de pekâlâ biliyoruz. Ben de susarsam bu yaşta, kim konuşacak diye düşündüm.
Ötegeçede «Kanunsuz suç olmaz» dedik. Ensest suçu da yok kanunumuzda; küçük yaştakilere tecavüzü cezalandırıyorlar. Bu noksanı gidermenin kavgasını etmeliyiz, bir. Bir ricam da Bakan Selma Hanımdan; koltuğunuzun altındaki dosyadan bir nüsha da ben istiyorum.
Sahiplenmeden olmaz!

***
* Bir tarihte, «Beni hoş görün, dedim. Sultanahmet Camisi diyenleri, yazanları kınamasam da, ben ölene kadar Sultanahmet Camii demekte devam edeceğim.
Arapçada ayın ve hemze ile biten kelimelerde bu harfler ünlü değil de ünsüz sayıldığı çin, tevazu kelimesi tevazuyu değil tevazuu diye yazılıp söyleniyor. Aynı sebeple mevzuyu değil mevzuu, camisi veya mevzisi değil, camii ve mevzii, bayii, sanayii, vedaı, mercii, mevkii... deniyor, yazılıyor.
Ben bunları kulağımda kalanlardan değil hocalarımdan öğrendim. Türkçe eleştirilerinde Şiar Yalçın da çok durdu bu konu üzerinde.
Tekrar olacak, ama yeridir faydası olabilir. Evet, yabancı dillerden kelimeler alınır, ama bunları Türkçe’de kullanırken yabancı kelimeyi aldığımız dilin gramer ve imla kurallarını da birlikte benimsememiz gerekmez. Kelimelerinin yanında o dilin gramer kurallarını da almaya kalkmak olacak iş değildir.
Dil kuralları insanlara düdük komutlarıyla öğretilmez. Benimsemeler, değişmeler zamanla ve dili konuşan toplumun ortak tercihleriyle mümkün olur. Zorlamaya da gelmez. Şuna benzer suallerin yersizliği ve geçersizliği artık öğrenilmiştir:
– Savcı kolayca benimsenirken yargıç’taki tereddüdümüz niçin hâlâ devam ediyor?
Bence cevap karmaşık değil. Savcı’nın karşılığı olan müddeiumum, çok harfli ve söylenmesi zor bir kelimeyken, yargıç’ın ola ki «gıç» sesi cılız ve yetersiz kalmış, hâkim’deki uzun «a» bu görevin mehâbetini daha iyi ifade eder gelmiştir insanımıza.
Dün, genç ama durmuş oturmuş bir köşekadısının «İran’daki gerilim mevzusunda...» yazdıklarını okuyordum. Şu suali kendi kendimeyken yüksek sesle sorma ihtiyacı duydum:
– Aa güzelim, «İran’daki gerilim konusunda...» demenize, benim bilmediğim bir engel mi var? Yazılarınızda konu kelimesine sık rastlanıyor. Bir çoğumuzun kulağını rahatsız eden «mevzusunda» ısrar etmenizin, sahiden benim akıl edemediğim bir sebebi var mı?