Niyeti bozdum, haberiniz olsun! Senaryo yazarlığı kursuna katılmak istiyorum

B en evden çıkarken Gülseren Hanım, sevecen, koruyucu bir tavırla sorsa bana: – Sen bugün gazeteye mi, derse mi, nereye gidiyorsun, diye... Fena mı olur?

B en evden çıkarken Gülseren Hanım, sevecen, koruyucu bir tavırla sorsa bana:
– Sen bugün gazeteye mi, derse mi, nereye gidiyorsun, diye... Fena mı olur?
Hayli zaman var ki, kimselere söylemeden düşünüyordum. İletişim fakültelerinde «Senaryo yazarlığı» bölümleri varmış. Hocaları kimler diye soruşturdum. Yazık ki aralarında tanıdıklar da var. Aslında istiyorum ki, ben de adaylar arasına karışayım. Gayretle çalışıp hocalarımın dikkatini çekeyim. Beni ondan sonra fark etsinler!
Buna benzer düşüncelerimi kimselere söyleyemiyorum. Bu yaşta beni «makuliyet»e davet etmeye kalkışıp da, canımı sıkmasınlar diye. Çevremde muzırdan çok ne var? İlk sualin torun takımından geleceğinden de eminim:
– Dede, kursa başlamadan ufak bir estetik ameliyata ne dersin?
– Yüzü buruşmuşlar senaryo yazamaz, diye yerleşmiş bir düşünce mi var?
Yok canım! Kimseye açmamıştım bu düşüncemi. Yalnız Selim torunu yokladım bir kere:
– Sizin Bilgi Üniversitesi'nde senaryo yazarlığı bölümüne kimler devam ediyor, diye?
İlgilenmedi. Israr edip de onu kuşkulandırmak istemedim, doğrusu... Sen bu düşünceyi şimdilik unut, dedim kendi kendime.
*
Şimdi size içimi açtığıma göre (Neden bu ihtiyacı duydum, onu da söyleyeceğim), böyle bir hayali durup dururken kurmadığımı da açık etmem gerekiyor.
Benim, Radyo Tiyatrosu yazarlığım ve mikrofona konulmuş radyofonik oyunlarım var. Yarım asırlık bir hikâyedir. Türkçe'ye Sartre'dan ilk çeviriyi ben yaptım diye, bir punduna getirirsem övünmekten geri durmam. Sinekler adlı bir oyundu.
Metin dört nüsha halinde teslim edilirdi sansür görevlisine. Rahmetli Tarık Gürcan, Sinekler adının ilk harfini dört nüshada da silmiş ve çeviri metni Salih Akgöl'ün masasına İnekler diye gitmişti. Maruzatıma şunu da eklemeliyim: Salih Baba adlı telif eserim Radyo Tiyatrosu'nda yayımlanmış, arsızlık saymayacağınızı umarak söyleyeyim ki, pek de beğenilmişti.
Yeteneğimi deneme imkânını da bulduğum bir alanda, elli küsur yıl neyi beklediğimi sorup da, içimi yeniden kanatmayın rica ederim. Ben devam edeyim.
Durumu şu şekilde resmiyete dökebiliriz: Gençliğimde uç vermiş, ama çeşitli sebeplerle yeşerememiş olan bu yeteneğimi, ustaların ders vereceği bir kursta geliştirerek, hazır seksen yaşıma daha birkaç ay varken, harekete geçmenin mutluluğunu yaşayacağım.
Peki, bir an duralım! Benim aklıma da geldi o sual:
– Kursa katılacaklar için konulmuş, şu yaştan şu yaşa kadar diye bir şart var mı acaba?
Haberde sözü edilmemişti.
*
Haberi dün Radikal'de gördüm; «Yavuz Turgul'la senaryo öğrenmek» diye kışkırtıcı bir başlık altında verilmişti.
Kursu düzenleyen Senaryo Yazarları Derneği (Sender). Dersler Senaryo İstanbul Atölyesi'nde 4 kasımda başlayacakmış.
Gelelim hocalarına.
Listenin başında, «Senaryo denince akla gelen ilk isim» nitelemesiyle Yavuz Turgul var; Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Eşkiya, Gönül Yarası gibi «farklı filmler»in, bence insan yanıyla da çok değerli yazarı, yönetmeni. Tanıdığım, faydalandığım bir yaratıcı.
Hocalara devam edelim.
Gaye Boralıoğlu (Hırsız-Polis, Bıcak Sırtı), Ezel Akay (Neredesin Firuze, Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?), Macit Koper (Ömer Kavur filmlerinin senaryo yazarı ve ünlü oyuncu) ve sinema eleştirileriyle ve hikâyeleriyle de tanıdığımız, benim yakından tanıma fırsatını bir türlü bulamadığım Fatih Özgüven, ki Radikal'den akrabalığımız da var.
Adam yeni öğretimine, müstakbel hocalarının gönlünü çelerek başlamaya niyetli, diyeceksiniz. Peki, onların çevirdiği, oynadığı, yazılarında sözünü ettiği bütün filmleri seyretmiş olmama ne diyeceksiniz?
Biliyorum, sizin benim ne diyeceğimiz değil burada önemli olan, asarıatika kabilinden öğrenci kabul edilecek mi bakalım bu kursa? Önce bunu öğrenmek lazım. Gazetedeki haberde, dediğim gibi, kabul yaşı hakkında bir bilgi yoktu. Unutmayın ki ben, genç meslektaşları tarafından «Bunlar da kolay kolay ölmez yani!» sınıfından sayılmış az sayıdaki gazetecilerden biriyim.
– Bu yaştan sonra Hakkı Efendi senaryo yazsa ne olur, yazmazsa neyimiz eksik kalır, diye sorsalar... Verecek akla yakın ne gibi bir cevabımız olabilir?
*
Benimki bir tuhaf hevestir. Çocuksu deyip de büsbütün gülünç olmak istemiyorum. Niye böyle bir hevesim var benim, diye çok sormuşumdur kendi kendime. Cevabını veremedim.
Mesela roman yazmayı denemek, hiç geçmez aklımdan. Yazılanları iştahla okurum, o kadar! Pek az hikâye denemişliğim var. Ama tiyatroyla ve hocam Faruk Nafiz Çamlıbel'in Yayla Kartalı adlı oyunuyla, 1945'te başlayan dostluğumuz, altmış iki yıldır hiç eksilmeden devam eder.
Türkiye'de veya yabancı bir ülkede, hiç fark etmez, tiyatrodayken kendimi evimde hissederim. Sevdiğim dostların şu veya bu sebeple, hele tiyatroda olduğu gibi, en derindeki meselelerini, dolu kadehler gibi tokuşturmak üzere bir araya gelmesinden, bu sessiz ama birbirini anlar buluşma saatlerinden hazzederim, heyecanlanırım.
İnsan insana bir ilişki imkânıdır, tiyatronun bize sağladığı.
Tiyatroya nispetle bazı noksanları olsa da -hiç üstünlükleri yok da denemez- sinema, hatta diziler de aynı sanatın en azından önemli şubeleri...
Durun hele!
Yoksa ben çaktırmamaya çalışarak, dizi senaryosu yazarlığına mı heves ediyorum?