Nurettin Demirtaş'a bir sual

Siyaset ile ticaret arasındaki önemli bir fark da bence şu: siyasette apaçık olmak, hemen daima yüksek sesle konuşmak zorundasınız. Artık Türkiye'mizde de şirketler, holdingler alınıp satılıyor.

Siyaset ile ticaret arasındaki önemli bir fark da bence şu: siyasette apaçık olmak, hemen daima yüksek sesle konuşmak zorundasınız. Artık Türkiye'mizde de şirketler, holdingler alınıp satılıyor. Her zaman açık artırmayla değil. O pazarlıkların meydanda, çalışanlarınızın, rakiplerinizin gözü önünde yapıldığını düşünebilir misiniz? Gerekseydi kimbilir nasıl sıkılır, tedirgin olurdu insan; belki de alışverişten vazgeçerdi.
Müzakerede başarının önemli şartlarından biri de budur: ilgilenenleri ürkütmeden, yanlış düşüncelere sevk etmeden, kışkırtmadan, maslahata zarar vermeden karara veya anlaşmaya iyice yaklaştıktan sonradır ki, açıklama faslına geçeceksiniz.
Bu bizim sınır ötesi harekât çerçevesinde yapılan, kapalı-açık görüşmeleri bir de bu gözle değerlendirelim istedim.
Tarafların, halka seslenirken birbirlerini kötülemekten de geri durmadıklarını hemen fark edeceksiniz. Kendi halklarına (ki buradaki adı seçmen'dir) şirin ve haklı görünme gayretinden hiç taviz vermediklerini apaçık göreceksiniz. Kamuoyuna seslenmeye ara vererek, niye bir araya gelmediklerini, açıklama ve hesap verme zamanını belirlemede niye bu kadar acele ve acemilik ettiklerini anlamakta zorluk çekeceksiniz.
Bir de, ona haber ve hesap vermek için bu kadar telaş edilen halkı düşünelim isterseniz. Yani ha bire çelişkili açıklamalar dinleyerek, ne düşüneceğini, ne diyeceğini bilemez duruma düşen, biz sıradan vatandaşları.
Halkın bir Türk-Kürt anlaşmazlığı yok Türkiye'de. Asırlar boyu pekişegelmiş Osmanlı alışkanlıklarının, gürültü patırtı etmemeye özen göstererek devam ettiği bir toplumun insanlarıyız. Şikâyetçi de değiliz bundan. Şikâyetimiz yoksulluktan, işsizlikten. Saçma sapan tartışmalardan baş alamıyoruz ki, asıl meselelerimize çare arayalım.
DTP'nin yeni genel başkanı da katıldı koroya:
– Barış projemiz var, diyor. Türkiye'nin geleceğini kurtaracak bir projedir. Tepki uyandırmayacak, bölmeyecek, bir insanın bile burnunu kanatmayacak...
Niye açıklamıyorsun demeden önce, benim de bir sualim var Nurettin Demirtaş'a:
– Bu projeyi görüşmek üzere kafa kafaya verdiğinizde, PKK'cıların da kollarını kavuşturup varacağınız sonucu bekleyeceklerini mi düşünüyorsunuz? Biraz daha şehit vermeyi göze alın, ses etmeyin de şu görüşmeleri hayırlısıyla (!) tamamlayalım mı diyeceksiniz muhataplarınıza?
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Neylan Taneri)

  • Metin Uca'nın yarışma programından söz ederken, vaktiyle (9 haziran) «ekim» ayının eski adının «ilkkânun» olduğu söylendi. Benim bildiğim Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak aylarının adı, eskiden ve değiştikten sonra aynı sırayla Teşrinievvel (Birinciteşrin), Teşrinisani (İkinciteşrin), Kânunuevvel (Birincikânun) ve Kânunusani (İkincikânun) idi.
    Daha sonra bilgi verilir beklentisiyle bugüne kadar bekledim. Acaba ben mi yanılıyorum?
    – Teşrin, evvel ve sani'den sonra İlkteşrin ve Sonteşrin, daha sonra Birinciteşrin ve İkinciteşrin oldu. Kânun'lar da öyle. (bkz. TDK Türkçe Sözlük)
    Hülya neyin «kumkuma»sıdır?
    Kumkuma'nın mecazî anlamı nedir, diye bana sorsalar, «Akıl almayacak sayıda beşerî niteliği tek kişilik bünyesinde barındıran kimseyi tarif eden kelime», derdim. Aslında kumkuma, «İçine zemzem de konulabilen yuvarlak karınlı madenî şişe»nin adıdır.
    Bu eski kelimeyi Hülya Avşar'ın Hülya Avşar Stüdyosu programını seyrederken düşündüm (Türkmax, 14 kasım).
    Bu defa misafiri Emre Ertürk idi. Moda tasarımcısıymış, Emre NY (New York'un kısaltması) markası ünlüymüş. Yakışıklı, ağzı laf yapan, derli toplu bir genç adam. Çantaları pek beğeniliyor olmalı ki, Avşar Kızı daha çok bu konuda danıştı misafirine. Çocuk sonunda «Sizden para alamam. Yapar gönderirim» demek durumunda kaldı.
    Hülya Avşar benim gözümde tam bir kumkuma'dır. İlkin bir zekâ kumkuması. Sonra hemen her çeşidinden marifetler. Nihayet, belki de en etkili meziyeti olan güzelliği. Bilgi'den ve görgü'den yana bazı eksikleri olabilir, ama Hülya hanımkızımız bir zekâ, cesaret ve güzellik kumkumasıdır, bu kesin.
    Çarşamba akşamı ağırladığı moda tasarımcımızı, onun sayesinde tanıdım. Bu alanın ustalarından çok sevdiğim ve beğendiğim dostlarım var: Yıldırım Mayruk, Cemil İpekçi gibi...
    Emre Ertürk daha genç bir yaratıcı. Bizim tecrübeli televizyon sohbetçisinin, sohbetin bir yerinde Hülyalaşacağı tuttu.
    – Sevgiliniz var mı?
    – Evlenmeyi düşünüyor musunuz'dan sonra:
    – Cinsel tercihiniz farklı mı?
    (Yukarıda, Hülya aynı zamanda «münasebetsizlik kumkuması»dır da, demiş miydim?)
    Çocuk, «Benim tercihim güzel olana aşkımdır» dedi, olmadı. «Hayatım seks ve aşk üzerine kurulu değil» dedi, olmadı.
    Hülya, cinsel tercihi farklı olanları yadırgamadığını, hatta onları daha yetenekli ve başarılı bulduğunu filan söylüyor arada... Sorduğu sual muhatabından çok kendisini rahatsız etmiş gibi bir hal. Emre Ertürk istifini bozmadan devam ediyor:
    – Ben, kadın şunu yapmalı, erkek bunu yapmalı gibi sınıflandırmaları kabul etmiyorum.
    Çocuksu bir inatlaşma havasıyla devam etti sohbet.
    Hülya'ya ilk rastladığımda, benim, bu konuda aldığım iki farklı neticeyi ona anlatacağım. Kritik veya netameli diyebileceğimiz bazı konular var, bu sohbetçilik mesleğinde. Sormak cesaret işi, ama sualin cevabını alabilmek maharet de istiyor.