Obama'yı doğru değerlendirme

Türkiye'de dün Obama'yı yok sayarak bir şey yapmak hemen de mümkün değildi. Bu gerçekle bendeniz, pazar akşamı yüz yüze gelmiştim.

Türkiye’de dün Obama’yı yok sayarak bir şey yapmak hemen de mümkün değildi. Bu gerçekle bendeniz, pazar akşamı yüz yüze gelmiştim.
– Akşama doğru İstanbul’a gelecekmiş Obama. Gazeteden eve dönmek zor olur. Siz yarın evde kalın ve yazınızı faksla ulaştırmayı tercih edin, talimatı geldi üst kattan.
Sabah televizyonu açmamla Obama’yla karşılaşmam bir oldu. Allahtan sevimli bir genç adam, 48 saat kadar katlanılabilir.
Gün boyu sürecek futbol maçı gibi bir şey olur bu ziyaret diye düşünmüştüm. Günü bir haber kanalıyla birlikte yaşayanlar için gerçekten öyle. Ama baktım harcıâlem kanallar hiç de bu havada değil. Özellikle, gününü evde geçiren hanımlara seslenen programlar ve eski-dizi tekrarları aynen devam ediyor.
CNN Türk seyircileri olarak biz, Türkiye adına ABD Başkanı’nı ağırlayanlar arasında ön planda sayılırız.
Nankörlük etmeyelim! Haber kanalımız bu arada bizi, yurtta ve dünyada olup bitenden büsbütün habersiz de bırakmıyor.    l İtalya’da 6.3’lük bir deprem olmuş. Evsiz kalan sayısı 55 000’i bulmuş. 50 ölü, 60 yaralı var, dediler (Saat 13.00 civarı).         l İstanbul-Yeşilköy’de İstanbul Gösteri Merkezi yandı. Bütün semt itfaiyeleri orada ve hamdolsun can kaybı yok. (Aslında kocca bir çadırdı bu. O saatte içinde çalışan 30 kadar işçi varmış.) l  Gene İstanbul’da Medeniyetler İttifakı toplantısı var. Başbakan Erdoğan oradaydı. Konuşmasının üç beş dakikasını dinleyebildik. l Rasmussen de oradaydı; malûm NATO Genel Sekreterliği’ne seçildi. Bizim burada çok lafı ediliyor, kulakları hiç susmadan çınlamıştır. Ağız dolusu denemese de İslam dünyasından (Peygamber karikatürü konusunda) yarım ağızla özür diler gibi olmuş.
*
Hafızamda sıralamaya çalışıyordum ki, Radikal’de hazır bilgi buldum: Obama Türkiye’yi ziyaret eden beşinci ABD Başkanı’ymış. Tekrarlıyorum: Dwight Eisenhower (1959). Baba George Bush (1990). Marmara depreminin ardından Bill Clinton (1999). Ve oğul George Bush (2004).
Yirminci Yüzyıl’ın ikinci yarısında üç ziyaret. Yeni yüzyılın ilk dokuz yılında bu ikinci ziyarettir. Ziyaretler giderek sıklaşacağa da benzemektedir.
Laf kalabalığı arasında, kazara bana da sorarsanız, ABD-Türkiye ilişkilerinde ciddî bir gelişme beklenebilir mi, diye; hemen ve duraksamadan «Evet!» derim.
İç ve dış siyasette ülkelerin, birikmiş yanlışlarından silkinip arınabilmeleri için, seçim ertesi gerçekleşen önemli iktidar değişiklikleri elverişli zemin hazırlıyor. Bush gitti Obama geldi olayı, ABD için belli ki bu anlamda bir yenilik anlamı taşımaktadır.
Dün Semih İdiz, Obama’nın seçim kampanyası sırasındaki bir değerlendirmesini tekrarlayarak:
- Bush Türkiye’yi kaybetmişti, Obama kazanmaya geldi, dedi.
Bana da böyle görünüyor.
ABD-Türkiye ilişkileri tarih boyunca erişebildiği en elverişli durumdadır, diyebiliriz. Vaşington, Irak hatasından sıyrılırken Türkiye ile işbirliği ederek Ortadoğu’ya da bir nizam verme konusunda kararlı görünüyor.
Ülkeler bareminde artık, birçok basamak yukarı çıkmış olan Türkiye başkentinin de, kurulmaya çalışılan yeni denge ve düzen gerçeğini doğru değerlendirmesi beklenebilir.
*
Saat 14.00. Gül ile görüşmesi ertesi Obama bize sesleniyor. Müsaadenizle onu dinleyeceğim.
*
Saat 16.00. Meclis’teki konuşmasını da dinledim. Bazı selefleri gibi Bush’luk etmedikçe, bu «vâkıf ve dürüst» tutumlu adamı gücüm yettiğince desteklerim.

Suzan Hanım’a sahip çıkmadık
Türkiye’ye gelmiş, kısa süre kalmış yabancılar kadar, uzun süre kalanlarını da tanırım. Serdar’ın eşi Brigitte Fransız ve Türk vatandaşıdır, benim gelinim. Araba kullanmam yasaklanalı beri beni arabasıyla İstanbul’da en çok gezdiren odur. Ben, İstanbul’u gelin-kızım kadar iyi bilen bir başkasını tanımıyorum.
Ve Türkiye’de (Kaş’ta) 18 yılını geçirmiş Kanadalı Suzanne Swen’ın ülkemize dair bildiklerine doğrusu hayret ettim (Ezgi Başaran’ın yaptığı mülakat; Hürriyet-Pazar, 5 nisan).
Suzanne Hanım’ın kısa hikâyesi şu: 45 yaşında kocasından boşanmış. İki kızı büyümüş, ona muhtaç değilmiş. «Ne yapmak istiyorum şimdi ben?» sualini insan kendine en iyi seyahatte sorar diye seyahate çıkmış. 15 gün Ege ve Akdeniz kıyılarını, Anadolu’yu gezmiş ve dönmüş Kanada’ya.
İstanbul’dan bir arkadaşı, gel bir araba kiralayıp dolaşalım deyince, gene gelmiş. O gezi sırasında karar vererek Kaş’a yerleşmiş. Ben Türkler ve Türkiye hakkında sevgi dolu, ama bu ölçüde derin ve kapsamlı değerlendirmelerde bulunan bir yabancı daha bilmiyorum.
Peki, nasıl geçinmiş burada?
İşe, 1991’de Hong Kong’lu bir firmadan aldığı teklifle başlamış. Yabancı firmalara Türkiye’den ithal ettikleri mallar hakkında (deri ürünlerine dair mesela) bilgileri, röportajlar halinde anlatarak. Yani gazete ve dergilerinde yazılar yayımlayarak.
«600’e yakın fabrika gezdim, diyor. Asla yüzeysel bir turist olmadım. Köylere kadar uzandım. Türkleri de yakından tanıdım.»
Eyewitness Turkey (...ve İstanbul) adlı 3-4 yıl bir ekiple birlikte çalışarak yazdığı ve resimlediği kitapları bugüne kadar 1,8 milyon baskıya ulaşmış. Kitaplar (kılavuzlar demek lazım) her baskıda elden geçirilip yenileniyormuş. (Anlayabildiğim kadarıyla eyewitness «Görgü tanığı» demek. İngilizcem yok, ama ben de alacağım bu kitapları.)
*
Suzanne Hanım (Türkçe adı da hazır halbuki) 20 yıl sonra Kanada’ya dönüyor. Artık çalışmadığı ve başvurduğu halde Türk vatandaşlığına kabul edilmediği için.
Neden derseniz?
1998’de hakkında «PKK’lıdır» diye bir ihbar yapıldığı için. Türk sevgilisini Kaymakamlık’a çağırmışlar, onun bilgisayarını gizlice getirtip incelemişler. Bir şey çıkmamış.
Sırf bu yüzden Türkiye vatandaşı olamayacağını anlayınca günlerce ağlamış. «Oturup hatıralarımı yazacağım, diyor. Basın kartımı iade ettim. 20 yıllık ülkemde 3 aylık turist vizesiyle yaşamak ağırıma gidiyor.»
Değerbilirliğin geçerli olmadığı yerde, değerli insan... zor çoğalır.