Obama'yı Hasan Celal ile Nuray Mert anlattı size. Farklı bir açıdan bakıyorum

Tarih açısından haftanın hadisesi bence Obama'nın Kahire konuşmasıydı. Bu özelliği bir yana, yeni Başkan yer yer sanki doğrudan bize de laf eder, hani «Kızım sana söylüyorum

Tarih açısından haftanın hadisesi bence Obama’nın Kahire konuşmasıydı. Bu özelliği bir yana, yeni Başkan yer yer sanki doğrudan bize de laf eder, hani «Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle!» der gibiydi.
Size de öyle gelmedi mi?
Cuma gazetelerinde, Kahire konuşmasını değerlendiren iyi yazılardan biri de Cengiz Çandar’ın yazdığıydı. Konuşmasından, onun seçtiği bazı cümleleri alıyorum:
* «Amerika’daki özgürlük bir insanın dinini yaşaması özgürlüğünden ayrılamaz. Bu nedenle birliğimizin her eyaletinde bir cami var ve sınırlarımız dahilindeki cami sayısı 1 200’dür.»
* «Bu nedenle ABD hükûmeti, kadınların ve kızların başörtüsü kullanmalarını korumak ve bunu yasaklamaya kalkanları cezalandırmak için mahkemeye başvurmuştur.»
Bu konuda ısrar ediyor:
* «Batılı ülkelerin Müslüman yurttaşlarının dinlerini istedikleri şekilde yaşamalarını önlemekten, yani bir Müslüman kadının ne giyeceğini ona dikte etmekten vazgeçmeleri önemlidir. Liberalizm iddiamızı geri çekip herhangi bir dine karşı husumeti görmezden gelemeyiz.»
Sözü demokrasiye getiriyor: 
* «Amerika herkes için en iyinin ne olduğunu bildiği iddiasında olamaz. Ama bütün insanların belli bazı şeyleri istediklerine dair sarsılmaz inancım var: Düşüncelerini ve nasıl yönetildiklerini yüksek sesle söyleyebilmek isterler; saydam ve halkın kazancına göz dikmeyen yönetim isterler; istedikleri gibi yaşayabilmek isterler... Ve bunlar Amerika’ya özgü ilkeler değildir. Bunlar insan haklarıdır. Bu sebeple sözü geçen hakları her yerde destekleyeceğiz.»
* «Düşünceleri zora dayanarak bastıramazsınız. Amerika dünyanın her yerinde barışçıl ve hukuka bağlı söylemlere, aynı görüşte olmasa bile saygılıdır. Halkına saygılı bütün yönetimleri selamlıyoruz. Bu son nokta önemli, çünkü kimileri var ki demokrasiyi ancak kandileri iktidardan uzak bulundukları zaman savunurlar.»
* «İktidarda baskıyla değil halkın rızasıyla kalmak, azınlık haklarına saygılı olmak, hoşgörülü, uzlaşmacı ve katılımcı olmak, halkınızın ihtiyaçlarını ve menfaatlerini, siyasî süreçlerin meşruiyetini parti çıkarlarının üstünde tutmak esastır. Bunlar olmadan, sadece seçim yapmakla gerçek demokrasi olmaz.»
*
Obama «Yetti bitti!» demeyin, bana. Durun yeni başladı daha.
ABD bugün genç insanlarımıza, biliyorum vaktiyle bize olduğundan çok daha yakın gelmektedir.
Babamla konuştuğumuz yıllardan hatırımda, İzmir limanına Yunanlılardan önce giren ABD savaş gemileri var. Başkan Wilson’ın Doğu Anadolu’da Amerikan mandası altında bir Ermenistan devleti kurmayı hayal ettiği yıllar. Lozan Konferansı’na katılan Amerikalıların kapitülasyonlarla, Türkiye’de eğitim ve misyonerlikle, azınlıkların korunması, tazminatlar, Boğazlardan geçiş serbestisiyle ilgilendikleri yıllar. 1917’de kesilen, 1923’te güçlükle yeniden kurulabilen TC-ABD ilişkileri.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında, İngiltere’yle ve Stalin’le bir olup Türkiye’yi savaşa girmeye zorlayan ABD.
Başkan Truman’ın uyanıp, Vaşington’da vefat eden Türkiye Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün’ün naaşını Türkiye’ye dostluk jesti olarak Providence savaş gemisiyle göndermesine kadar (Nisan 1946), ABD’nin Türkiye’yi ciddiye alınması gereken bir devlet gözüyle gördüğü söylenemez.
İlişkilerde bir başlangıç tarihi aranırsa, bence 1947 yılını beklemek gerekir. Truman’ın, Türkiye ve Yunanistan’a yardım kararını açıkladığı yıl. Türkiye-ABD arası ilk ikili anlaşmanın tarihi 12 temmuz 1947’dir. Ekonomik yardım 1948 temmuzunda başlar. NATO’ya davet 1951’dedir.
1957-58 ABD’nin Ortadoğu gerçeklerini ve çözülmez meselelerini idrak etmeye başladığı dönem. Bağdat Paktı gibi antlaşmalarda işbirliği etmeye başladığımız dönem.
Arada Sovyet Rusya yelkenleri suya indirmiş (1957 Suriye meselesi), ABD hemen de bugünkü durumuna, yani Dünyanın hesabı ondan sorulur ve yedi cihanda hükmü geçer hale gelmiştir.
1954’te Başbakan Menderes ABD’yi ziyaret eder. Türkiye’ye ilk ABD Başkanı olarak 1958’de Eisenhower gelir. 1963’de Türkiye’yi ziyaret eden L. B. Johnson o tarihte Başkan Yardımcısı’dır.
Başkan ziyaretlerinin evet anlamı var. Hatırlayabildiğim ve sorup öğrendiğime göre 1990’da Başkan (Baba) Bush geliyor Türkiye’ye; 2004’te (Oğul) Bush. Onu, fonda Ortaköy Camii olarak çekilmiş fotoğrafından hatırlarsınız.
Arada Clinton’u ağırladı Türkiye, yıl 1999’du. 2009’da Obama’nın sadece gelişi değil, bu ziyaretin tarihi, şartları ve anlamı hep bildiğiniz gibi çok farklıydı.
*
Bunları böyle anlatıyorum ya, Şehzadebaşı Caddesi’ndeki bir tütüncü dükkânının vitrininde, manşet haberi «Almanlar Polonya’ya girdi» olan gazeteyi gördüğüm o sohbahar sabahından bu yana, aradan tam 70 yıl geçti.
Ve gene 70 yıl var ki ABD denilen ülke ve millet, biz dahil bütün dünyanın başlıca gündem maddelerinden biridir. Benim gözümde başrol oyuncuları    Roosevelt’ten Obama’ya kadar değişegelen, buna bir «Savaş ve Barış» filmi diyelim, isterseniz.
Nedense bu son oyuncuya ben, hepinizin dikkatini çekme ihtiyacı duydum. Bir de Kennedy var arada. Ama her yerde insanların nedense düğümlenip hareketsiz kalmasına sebep olan müzmin meselelerden birinin çözümünü simgeleştirdiğinden midir nedir bilmem, Obama’nın ayrı bir yeri ve anlamı var benim nezdimde.
Bazı kadınlar vardır, onun kocasının değersiz ve kötü bir insan olması mümkün değil, diye düşünürüm ben, görür görmez. Nedendir bilmiyorum.
Obama’nın eşi Michelle’i hepimiz gördük. Seçim kampanyasından beri, ben ayrı bir dikkatle, hatta Obama’dan çok onu seyrediyorum.
İddiamı hoş görün, bugüne kadar yanılmadım bu konuda. Barack Obama’nın (bize yakın adıyla) Hüseyin Bey’in bazı noksanları ve kusurları var idiyse, Michelle Hanım onu mutlaka tamamlamış ve kusurlarından arındırmıştır.