Okur ve yazar olarak, bugün de oturup kendi aramızda konuşalım mı?

Gülseren Hanım?la yeniden buluştuğumuzda ona ilk diyeceğimin... diyeceklerimden birinin ne olduğunu söyleyeyim size. Diyeceğim ki:

Gülseren Hanım’la yeniden buluştuğumuzda ona ilk diyeceğimin... diyeceklerimden birinin ne olduğunu söyleyeyim size. Diyeceğim ki:
– Sensiz kalınca bana, kardeşimden, evlatlarımdan, yakın arkadaşlarımdan hemen sonra kim sahip çıktı, biliyor musun? Boşuna aranma bulamazsın, onu sana ben söyleyeyim.
Ve mutluluğumu dile getirerek:
– Okurlarım, diyeceğim.
Bana gelen okur mektuplarının tabiatında bir değişiklik oldu Lülüş. Adeta beni himayelerine aldılar. Acımı paylaşmaya, sensizliğimi telafi etmeye, beni yüreklendirmeye çalışıyorlar. Birbirimize vaktiyle yazdıklarımız gibi, onların mektuplarını da saklayacağım. Dayanamadım, geçenlerde o mektuplardan birini Cihannüma’ya virgülüne ilişmeden aldım. «Hakkı amcacığım...» diye başlayan, «Ellerinizden öperim» diye sona eren, yüzünü görüp yanaklarını öpemediğim bir evlat; torun takımından olmalı... Bir yerinde bana teşekkür ediyordu. Niçin bilsen! «Bugüne kadar bize yaşattığınız o güzel ve büyük aile için...» diye özetlemiş. Babür Akyol’un bu on kelimelik cümlesiyle beni nasıl mutlu ettiğini senden iyi kim anlar Gülseren Hanımcığım?
Okurlarıma bir şey sormak istiyorum bugün. Senin kulağın da bende olsun. Aslında birlikte konuşup karara bağlayabileceğimiz türden bir tereddüt benimki.
*
Goethe’nin bir sözü var aklımda. Lise yıllarında severek okuduğum, Hasan Ali Yücel’in Bir Dehanın Romanı Goethe adlı biyografisinden hatırımda kalmış olmalı. Mealen «Günlük gazetelerin hayatımızdaki yeri nedir, bunu sahiden anlamak isterseniz, diyordu Faust yazarı; üç dört gün önceki bir gazetenin sayfalarını şöyle bir karıştırın!»
Dediğini yaptım o zaman. O günkü bir gazete ile üç dört gün önceki arasındaki fark güç anlatılacak kadar büyüktü:
– «Halbuki ben bu haberi veya şu yazıyı ne kadar önemsemiş ve ciddiye almıştım o gün!» düşüncesi. Bunun yol açtığı kendini kınama, hatta kendine acıma duygusu. Dünyaya ne gözle baktığını yeniden gözden geçirme ihtiyacı.
Bugün de Goethe’nin bu uyarısından etkilenmeye devam ettiğimi düşünürüm. Arşivciliğe özenerek zaman harcamamın bir sebebi de bu olmalı, derim kendi kendime. Bir kaç gün sürmüş haberleri, tartışmaları dosyalaştırarak bir ölçüde parçalardan oluşacak bütünlere erişme gayretidir bu benimki...
– Oğlum Hakkı, bu yapageldiğinin zaman kaybetme dışında bir faydası yok, demeyi kendime yedirememekle geçti ömrüm.
Sanırım, Meydan Larousse’un 14 cildini yan yana görmekten hazzetmemin temelinde de, bu tedirginliğin etkisi var.
*
Yüzümü okurlarıma dönerek sualimi sorayım şimdi. Aslında her yazarın aklından geçen bir sualdir bu, kendi kendine zaten sorup durduğu. Ama bir yazıya konu edilerek açığa vurulduğunu ben hatırlamıyorum. Yoksa bu amaçla okurumun kapısını çalıp suali asıl muhatabına soran ilk kadı ben miyim? (Bu da bir sual!)
– Bugün ne yazacağım, diye bir sual geçmez aklımdan. Günlerimin önemli hadisesi sabahları gazetelerimle buluşmamızdır.
Saat 7.00 civarı evde Radikal ve Hürriyet ile buluşur ve bazen daha yataktayken alışverişe başlarız. Gazetede, diğer gazeteleri beni bekler bulurum. Arşive alacağımız bütün haber ve yazıları işaretleyecek (Bu ameliyede alfabetik sıraya girecek harfi, daha doğrusu kelimeyi belirlemek önemlidir; herkes seçimini kendine göre yapar), o gün değerlendirebileceklerimi (yani gözüme kestirdiğim haberleri, yazıları) keser alırım. Bugün ne yazılacağına dair sual, bu ameliye tamamlandıktan ve gerekli görülenler, bir yandan da notlar alarak okunduktan sonra sorulur.
*
Bir bütün olarak Cihannüma köşesini zaman zaman ayrıca düşünürüm. Bu süreçte cevabını aradığım üç sual olur zihnimde: l Ben daha çok neyle, ne gibi konularla ilgileniyorum? l Okurlarımın benden beklediği nedir? Onlar neleri merak ederler, ilgilendikleri konu nasıl anlatılsın isterler? l Yazarlarını beğenip benimsemeleri için onda ne gibi özellikler ararlar?
Bu üç sualden ilkinin cevabını vermek bana düşer.
Önce o konuyu sizinle de konuşmaya cesaret edecek kadar bilmediğim veya zaman ayırıp ilgilenmediğim iki ana (ve önemli) başlığı söyleyeyim size: ekonomi ve spor.
Sosyete ve moda dünyasının da yabancısıyım. Toplantılara katılmış, özenerek giyinmiş, takmış takıştırmış hanımlar ile beylerin yan yana çekilmiş fotoğraflarının tıkıştırıldığı sayfaları, hiç bakmadan geçerim.
Bunlar dışında reklamlar ve ölüm ilanları dahil gazetelerde ne varsa, her şeyi görmeye çalışırım.
Sonraki sualler sizedir:
– Siz bu köşede daha çok neleri okumak istiyorsunuz? Konular olarak. Siyaset mi? Genel, temel veya günlük ufak tefek bilgiler mi? Sanatlar mı? Edebiyat mı? Tiyatro, sinema, televizyon haberleri ve yorumları mı? Yaşlı bir gazetecinin gündemdeki konulara (ve genelde hayata, insana) dair bildikleri ve düşündükleri mi? Neler?
– Bunlar her gazetecinin okurlarına sorabileceği, aslında sorması gereken sualler. Biz belli birini konuşuyoruz şu anda. Adı Hakkı Devrim. Seksen yaşı geride bırakmış. Yapageldiklerini aşağı yukarı biliyorsunuz.
Yazdıklarımı (şu anda yapmakta olduğunuzdan da belli ki) okuyorsunuz. Bu konuda ona diyeceğiniz, ondan istediğiniz, beklediğiniz şeyler yok mu? Faydalandıklarınız ve hiç bir işinize yaramayanlar. İlgilendikleriniz ve umurunuzda olmayanlar? Doğru ve haklı, yanlış, haksız ve yersiz, münasebetsiz bulduklarınız nelerdir Cihannüma’da?
– Daha genel bir sual: günlük gazeteden bekledikleriniz, benim için daha da önemlisi bir köşeyazısında bulmak istedikleriniz nelerdir?
– Türkçeyle ilgilenmekte oluşumdan, ısrarımdan sıkıldınız mı?
– Neleri yapma, diyorsunuz? Neleri yazmamı bekliyor, nasıl yazmamı istiyorsunuz?
Haydi! Biraz da siz bana yazın bakalım. Bunu rica ediyorum.