On Birinci tanıdığımız biri

Okuyor, yazıyor, bir yandan da CNN Türk'te Ankara'daki seçimi takibe çalışıyorum. Gürkan Zengin, ki bu tür canlı programlar için «elyak» bir televizyoncudur, Meclis bahçesinde tezgâhını kurmuş, misafir ağırlıyordu.

Okuyor, yazıyor, bir yandan da CNN Türk'te Ankara'daki seçimi takibe çalışıyorum.
Gürkan Zengin, ki bu tür canlı programlar için «elyak» bir televizyoncudur, Meclis bahçesinde tezgâhını kurmuş, misafir ağırlıyordu. O saatlerde başkaca seyredecek bir şey de yoktu zaten.
Mensubu olduğumuz meslekten ve takımdan arkadaşlarımız oradaydılar: Taha Akyol, Hasan Cemal, Fikret Bila. Sonra Murat Yetkin de onlara katıldı. Siyasetçilerden, Zengin'in masasında ağırlananlar CHP'den Kemal Anadol, MHP'den Faruk Bal, DTP'den Sırrı Sakık ve AKP'den Dengir Mir Mehmet Fırat idiler.
Gerek görevi sona eren, gerek başlamak üzere olan Onuncu ve On Birinci Cumhurbaşkanlarımız hakkında düşündüklerini söylediler. Gürkan onlara, kışkırtıcı sualler de sormadı değil. Belli ki farklı fikirlere sahiptiler. Bütün düşündüklerini, çatışma «sath-ı maili»ne adım atmadan, buna tenezzül etmeden (yani o seviyeye inmeden) pekâlâ ifade ettiler.
Mesela, Ahmet Sezer konusunda Fikret Bila, hemen de yalnız müspet değerlendirmeler yaptı. Hasan Cemal, lehte de söyledi aleyhte de. Taha Akyol, evet beğendiği niteliklerini de överek Onuncu Başkanı biraz daha çok eleştirdi. Hiç yarışmadan, asla çatışmadan... Büyük Meclis'in mensupları keşke onları örnek alabilseler. (Bu üç gazetecinin söylemekten çekindikleri, söylemeyi sakıncalı buldukları bir şey de kalmadı, sanırım.)
Sohbete son katılan (Murat da geç gelmişti) bir önceki Meclis Başkanı Bülent Arınç oldu. Eyvah, şimdi tartışma başlayacak ve kızışacaktır, diye endişe etmedim değil. Hayır, «Bakın her şey güzel güzel, kavga etmeden, birbirini kırmadan da konuşulabiliyormuş» demeye niyetlenmişken, Arınç şimdi hırçınlık ederek ölçüyü gene kaçırabilir diye korktum doğrusu.
Arınç'la karşılaştığından mı nedir, Gürkan da ona «muzırca» sualler sormaya başlamaz mı?
– Bir partinin ikinci adamı tarafsız cumhurbaşkanı olabilir mi? kabilinde...
– Bal gibi olur!
Hayır, hayır! Arası korkacağımız gibi gelmedi.
– Genelkurmay'ı temsilen kimse gelmeyecek, deniyor. Ne dersiniz?
Gene hayır! Arınç, «A la Bülent» bir şey söylemiyor.
Ankara'da hava değişiyor mu, nedir dostlar? Hiçbir şey değil de, beni, Bülent Bey'in bu «mutedil» tavrı ümitlendirdi.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Nami Yıldırım)

  • «Kellim kellim la yenfa»nın nasıl yazıldığını sormak istiyorum. «Kellim» tamam da, «lâ yenfa», «la yenfa, layenfa, la yemfa»dan hangisi doğru?
    – Özrümü de söyleyerek cevap vereceğim. Meydan Larousse'taki imlasıyla la-yefnâ, «Ölmez, yok olmaz, fena bulmaz» demek.
    Kellim'i ben, kelîm diye yazılan ve «Söz söyleyen kimse» anlamına gelen Arapça kelimedir diye biliyorum. (Doğrusunu bilen okurlarımdan rica ederim, yanlışım varsa lütfen düzeltsinler.)
    Bugüne kadar kellim kellim layenfa yaygın imlasına uyarak, ben deyimi «söyle söyle bir sonuç alamazsın» anlamında kullandım.
    Milletvekillerinin Türkçe'si
    Türkçe ve edebiyat konusunda, ortaokul ve lisedeki öğretmenleri bakımından hayli şanslı bir öğrenci oldum. Üsküdarlı Hakkı Bey'in torunuyum. Babaannem Adapazarlı, annem Taşköprülü ailelerin çocukları. Evimizde konuşulan Türkçe, yerel deyişlerin ve farklı söyleyişlerin etkisi altında kalmamıştır.
    Hukuk öğrencisiyken, kendi fakültemin derslerinden çok, misafir öğrenci sıfatıyla Edebiyat Fakültesi'ne devam ettim; Fransız Filolojisi ve Türkoloji Bölümü derslerine olduğu kadar, canımın çektiği felsefe, sosyoloji, psikoloji derslerine de... İyi bir hukukçu, daha doğrusu hukukçu olamadım. Şikâyetçi değilim.
    Özetlediğim şartlar, bu meyanda çocukları ve öğrencileri olma talihine eriştiğim «dilinin değerini bilen» aile büyükleri ve hocalar sayesindedir ki ben, erken yaşta, insan için anadilinin (yabancı dillerin de) ne demek olduğunu idrak ettim.
    – Türkçe konusunda fazla ukalalık etmedin mi, diye soran bir huzursuzluk var içimde. Hürriyet'te bu sabah «Vekile düzgün konuşma dersi» başlıklı haberi (Şehriban Oğhan) okurken, mazeret kabilinden düşündüklerimi yazdım yukarıda. Hoş görün!
    Haberden öğreniyoruz ki, Ankara'da, yerel şive ve aksanların etkisinden kurtulamamış milletvekillerine, diksiyon ve telaffuz dersleri verilmesini düşünenler varmış.
    Nerede mi?
    TBMM Başkanlığı makamında. «Bu bakımdan eksiklerimizi biliyoruz. Türkiye'nin temsilcileri olarak bu eksikliğimizi gidermek istiyoruz» diye bizzat müracaat eden milletvekilleri olmuş.
    Bu arada, Başkanlık Divanı'nda meslekten spikerlerden faydalanılabilir düşüncesini öne sürenler de var, buna karşı çıkanlar da. Genel Kurul'a milletvekili olmayanların girebilmesi için Tüzük değişikliği gerekiyor. Türkçe telaffuz derslerine Başkanlık Divanı üyelerinden başlama fikri ağır basacağa benzer.
    Bence en doğrusu, fazla gürültü etmeden böyle bir dersi (veya buluşmaları) başlatmak ve arzu edenlerin katılımına açık tutmaktır. Ankara'da olsam ben de bu derslere devam ederdim. Bu dersleri verecek öğretmenler olarak, aramızda Türkçe'yi Allah için çok güzel konuşan tiyatro sanatçılarımız da var.
    (TDK Başkanı Prof. Ş. Haluk Akalın'a not. İsim vermeyi vaat etmiştim. İstanbul Türkçe'sini hakkını vererek konuşanlardan biri olarak, Şehir Tiyatroları'nın tecübeli oyuncularından Toron Karacaoğlu'nu tavsiye ederim.)